21/10/2007
BASKIN ORAN
"İşi
tadında bırak!" derlerdi çocukluğumuzda bize, azıcık azmaya
başlasak. İyi de ederlerdi. Çünkü sonunda bir yerlerimize zarar
gelirdi: Elimiz sobaya yapışırdı, düşüp alnımızı yarardık, gece
altımıza yapardık. Dayak cabası.
Şimdi de yapışıyor, yarılıyor, altımıza da yapıyoruz, dayak da
yiyoruz. Hep birlikte; Türkiye Cumhuriyeti'yle, PKK'lısıyla,
Kıbrıslı Rumlarıyla, Ermeni diasporasıyla, İslamcılarıyla. Anlatayım
ama, Türkiye de alınmasın, gerisi de.
İtiraf edelim: Bu memleket hiç yaşamadıysa 1925-37 arası
sürekli Kürt isyanları yaşadı. Bu insanlar durdukları yerde
başlarına bela mı arıyorlardı? Dürüstçe söyleyin: Kürt diye devâsâ
bir sorun olduğunu görmemiz için PKK cinayetleri şart mıydı?
Unutmayın ki hâlâ duyuyoruz "Biz çocukluğumuzda Kürt diye bir ayrım
bilmezdik, bunlar çıkardı" diyen ademleri. Tekrar söyleyin: Öcalan
Şubat 99'da yakalanıp da "bu iş bitti"kten sonra tekrar başlamaması
için ne yaptık? Bırak reformu, şimdi de boğazımıza kadar kubura
batmak için koro halinde K. Irak'a girme tezkereleri çıkarıyoruz.
PKK'nın kucağına oturmak için. Türkiye'deki mevcut demokrasiyi de
iğdiş etmek için. Marifet mi bu şimdi? Ya, DTP'lilere Meclis'te
casus muamelesi yapmak?
PKK itiraf etsin: Şiddetle özdeşleştiği için bugün bütün
memleket zıvanadan çıkmış durumda. "Şişli Ayazağa'da 17 yaşındaki
fırın işçisi E.Ç., önceki akşam parkta otururken cep telefonundan
Ahmet Kaya'ya ait Kürtçe bir şarkıyı dinleyip eşlik edince parkta
toplanan bir grup kendisine saldırarak dövmeye başladı" (Milliyet,
11.10.07). Kendi insanını bu feci duruma düşürmek marifet mi oluyor?
Nereye kadar gideceksin kör şiddetle? Diyarbakır Barosu'ndan
DİSİAD'a, Diyarbakır Tabipler Odası'ndan DOGÜNSİFED'e kadar bütün
Kürt meslek kuruluşları karşı çıkarken? (Radikal, 10.10.07)
İtiraf edelim: 1959'da Menderes yönetimi, Kıbrıslı Türklerin
nüfusuna oranla cidden güçlü haklar elde etmişti. Bir noktada,
belediyeleri işleyemez hale getirdik. Sonuçta, Yunan
milliyetçiliğinin kanlı örgütü EOKA'yı güçlendirdik. Faşist darbe
olunca, 1959 Garanti Antlaşması'nın 4. maddesi uyarınca yani hukuken
haklı olarak asker gönderdik. Ama tadında bırakmayı bilemedik çünkü
bir daha geri çekmedik. Haklı kurtarıcı asker'i bütün dünyanın
gözünde haksız işgalci asker'e dönüştürdük. 'Çözüm, çözümsüzlüktür'
buyuran dışişleri bakanlarımız oldu. Ama KKTC'yi bizden başka
tanıyan tek Allahın ülkesi olmadı; Pakistan bile. Aklımız başımıza
gelene kadar da adamlar AB'ye girdi, ayazda kaldık.
Kıbrıslı Rumlar itiraf etsin: Eski Dışişleri Bakanı Nikos
Rolandis 14 Ekim tarihli Cyprus Mail'de kapı gibi bir itirafname
yayınladı; Radikal'in Yorum sayfasında çevirisi çıkabilir. Helal
olsun ve böyleleri bize de nasip olsun. Rumların barış için ne çok
fırsatı heba ettiğini birinci elden sıralıyor. Şu anda AB'nin ve
ABD'nin Başkan Papadopulos'u nasıl aşağıladığından tutun, KKTC'yle
Suriye arasında başlayan feribot seferlerine kadar yazıyor. Tadında
bırakmayı bilmeyerek kendimizi "Ölüm Odası"na kapattık, marifet
yaptık, diyor.
İtiraf edelim: Bir kısmı M. Kemal'e de 1926'da suikast
düzenlemiş İttihatçı Derin Devlet katillerinin 1915'te sebep olduğu
Ermeni katliamını sanki Türkiye Cumhuriyeti yapmış gibi davrandık.
Kendi halkımızdan 90 yıl boyunca büyük başarıyla sakladık. Dünya
alem biliyor ve çalkalanıyordu. Aldatılmış koca misali, bir tek
bizim haberimiz yoktu. Dürüstçe söyleyin: ASALA cinayetleri kafamıza
tokmak gibi inmeseydi hangimizin haberi olacaktı? Şu anda da, kokusu
arş-ı âlâya yayılmış pisliğin üstünü hâlâ örtmeye uğraşıyoruz. Aman
yardım edin diye ABD ve İsrail'e yüz suyu döküyoruz. ABD Başkanı
yılda bir "jenosit" deyiverir diye titriyoruz. Her Ermeni karar
tasarısında kısmetlerden kesiliyoruz. Havalimanlarındaki bilbordlara
"Sözde Ermeni" bilmemneleri asmışız, onlara bakıp bakıp nefis
köreltiyoruz. Yapabiliyorsan, herhangi bir ülke havalimanına peşin
parasıyla koydurtabil de göreyim. Marifet mi bu yani? 19. yüzyılda
İngiltere Çinlileri afyonluyordu, 21. yüzyılda da Türkiye Türkleri
afyonluyor.
Diaspora itiraf etsin: Olayı dünyaya tanıttı ve büyük mevzi
kazandı. Türkiye'yi köşeye sıkıştırdı. Ama üçüncü ülkeler artık fena
homurdanıyor. ABD'de yapılmakta olan "I. Dünya Savaşında Ermenilerin
öldürülmesini resmen jenosit olarak tanımalı mıyız?" anketine cevap
verenlerin sayısı: 697.730, "Evet"lerin oranı 17.10.07 günü saat
14.40 itibarıyla yüzde 20, "Hayır"larınki yüzde 78
(www.msnbc.msn.com:80/id/21253084). Bir yandan Nation (11.10.07) bir
yandan da Guardian (11.10.07) alay ediyor: "Sıra Napoleon'un
Mısır'da yaptıklarını kınamaya geldi". AB Komisyonu Başkanı Barroso:
"Ermeni olayları siyasete alet edilmesin" dedi (12.10.07). AB
Parlamentosu'nda Türkiye raportörü Omen-Ruijten "Soykırımın
tanınması üyelik için şart değil" diye ilan etti (Milliyet,
17.10.07).
Neden? Çünkü, ASALA Cinayetleri evresini durdurup Ermeni Tasarıları
evresine geçtiği için kazanan Diaspora, şimdi "Türkiye kötüdür"
evresinden "Demokratik Türkiye iyidir" evresine geçemediği için
kaybediyor. Çünkü intikam duygusunu kontrol edemeyince işi "tadında"
bırakamadı. Türkiye'deki aşırıları beslediğiyle kalıyor. Eh,
normaldir, çünkü kendi aşırıları da bütün gıdasını Türkiye'nin resmi
inkârından ve o Türk aşırılarının memeden verdikleri sütten
sağlıyor. Marifet mi oluyor bu peki?
Aynı modeli TC ve İslamcılar için de kurmak ve aynı itici
paralellikleri bulmak mümkün: 1950'lere kadar yukarıdan devrim,
İslam'ı yeterince demir pençesi altında tuttu.
Sana ne kardeşim, abdest alıp namaz kılacak olanın ezanı hangi dilde
dinleyeceğinden? Özgür seçimler başladıktan sonra da aynen devam
etmek istemek "tadında bırakmamak"tı. Resmi okullarda namaz kılma
dersi veren "laik" devlet İslam'ın elini yakalamış, ama kendi kolu
kopmaya başlamıştı. Paniğe kapıldı, kapıldıkça sertleşti,
sertleştikçe halk "dinciler"e verdiği oyu artırdı. Bunun üzerine
kimi İslamcılar şımardı. Vesaire.
Ne yapmalı?
Ne yapmamak gerektiğini anlattım. Dört önemli sorunda Türkiye'nin
ilkece hemen ne yapması gerektiğini özetleyeyim:
Kürt meselesi: Devletin simgelerini (bayrak, marş, resmi dil,
isim, üniterlik, vb.) aynen koruyarak, "milli güvenlik devleti"nden
derhal "insan hakları devleti"ne geçmek. Vatandaşı "Türk" değil,
"Türkiyeli" olarak tanımlamak ve bu sıfat içindeki bütün kültürleri
kucaklamak. 301 tarafından simgelenen zihniyeti derhal itlaf ederek
her türlü tartışmanın önünü açmak. Böylece birikmiş irini boşaltmak.
Kıbrıs meselesi: AB'nin resmi garantisi karşılığında bütün
askerlerini çekmeye ve gevşek federasyon temelinde çözüm üretmeye
hazır olduğunu ilan etmek.
Ermeni meselesi: Aslında, en kolayı bu: 1) Ermenistan'la
diplomatik ilişkileri derhal kurarak diasporayı devreden çıkartmak,
2) Osmanlı döneminde yaşanmış acılar için Türkiye Cumhuriyeti'nin
derin üzüntüsünü ilan etmek, 3) Cumhuriyet tarihi boyunca bu
olayları sakladığı için Türkiye halkından özür dilemek, 4) Elinde
tapusu olanların malları için sembolik tazminat ödeneceğini ilan
etmek.
İslam meselesi: Devleti derhal laikleştirmek. Devletin din
alanına yaptığı bütün müdahaleleri ve yardımları kaldırmak. Din
eğitimini, laik devlet denetimi altında dinlere bırakmak. Diyanet
İşleri Başkanlığı'nı bir dinler arası eşgüdüm kurumuna dönüştürmek.
Her din ve mezhebin örgütlenmesini, iki temel ilkeyi esas alarak
serbest bırakmak: 1) Cemaatin bireyi ezmemesi, 2) Devlet yönetimine
din kurallarının sızmaması.
Aydın Güven Gürkan'la Boğaz'daki kira yalısında uzun uzun
konuşurduk. "Bunları yaz da getir, bir tartışalım" derdi. İkimiz de
yetiştiremedik. Türkiye bunları yaparsa karşı tarafın gıdasını
keser. Üstelik, nasıl olsa sonunda bu noktalara teker teker gelecek.
Yeter ki taraflar daha fazla hırpalanmadan gelsin. Sorun çözmek,
"yirmibir" (blackjack) oynamak gibidir: 21'e uzak kaldığın kadar,
21'i aştığın zaman da kaybedersin.
***
Radikal (Pazar Eki)
21.10.2007
Gönderen: Aynur Büyükgül