|
|
|
28 yıl aradan sonra...
Türkiyenin
tarihinde kara bir leke olarak duran ve hâlâ da etkisi, anayasası,
alışkanlıkları, kurumsal ve bürokratik yapılanması ile devam eden 12
Eylül askeri darbesi, 28. yıl dönümünde de miting ve etkinliklerle
protesto edildi. Hatta bu yılki etkinliklerin, öncesi ile
kıyaslandığında daha yaygın gerçekleştiğini de söyleyebiliriz.
Türkiyede 12 Eylülün ardından verilen mücadele sonucunda darbenin
etkilerinin küçümsenmeyecek ölçüde kırıldığı açıktır. Ancak bu etkinin,
özellikle darbeyi yapanlar nezdinde ve onların destekçileri şahsında
devam ettiğini de özellikle vurgulamak gerekiyor.
Ergenekon sürecinde siyasal iktidarın, kendi önünü temizlemekle sınırlı
olarak darbe hazırlığına karşı tutum aldığı biliniyor. Bu sürecin
haklı olarak en çok eleştirilen ve kuşku yaratan kısmı da burasıdır. 12
Eylüle kadar uzanmadıkça ve Ergenekon ilişkilerini üreten yapı
sorgulanıp açığa çıkarılarak masaya yatırılmadıkça, Ergenekon sürecini
yönlendirenlere yönelik bu temel eleştiriler de devam edecektir.
AKP iktidarı, 12 Eylülün kendisine dokunmayan yanlarıyla uzlaşarak
kendisinin önünü açmaya devam ediyor. Örneğin Başbakan Erdoğanın,
Büyükanıt ile Dolmabahçe görüşmesinin ardından Anayasada türban dışında
hiçbir değişime açık olmaması, Şemdinlinin üzerine gidilmemesi ve daha
pek çok şey, AKP kurmaylarının, kendileriyle uzlaşıldığı noktada cuntacı
alışkanlıklarla çok kolay uzlaştığının göstergeleridir.
Örneğin yeni Genelkurmay başkanının daha devir teslim töreninde, yeni
Anayasada ne gibi değişiklikler yapılamayacağına dair uyarıları
karşısında AKPnin sessiz kalması da aynı gerçeği gözler önüne
sermektedir. Tek başına iktidar olan bir partinin, Anayasa değişikliği
gibi temel bir konuda Meclise tutum telkin eden Genelkurmay başkanına
karşı sessiz kalması başka ne ile açıklanabilir?
Öte yandan Genelkurmay Başkanı Başbuğun, bölge illerine yaptığı
ziyaretlerde sivil toplum örgütleriyle görüşmesi sırasında bulunduğu
telkinler de basit bir güvenlik tedbiri olarak açıklanıp
geçiştirilemeyecek özelliktedirler. Askeri olmayan kurumların askeri
uyarılarla yönlendirilmesi, Türkiyede 12 Eylül ile devreye sokulan
kışla zihniyetinin devamından başka Türkiyeye ne kazandıracaktır?
Diğer yandan, 12 Eylülün üniversiteleri içine ittiği militarist
karanlığına karşı, bugün giderek derinleşen AKP müdahalesi de başka bir
karanlığı dayatmaktadır. Ilımlı İslamcı, işbirlikçi ve piyasacı bir
siyasi yapı ile militarizm arasında sıkıştırılan üniversitelerin
özgürleşmesi, demokratik bilimsel bir kimliğe bürünmesi kuşkusuz
üniversite içinden olduğu kadar, üniversite dışından verilecek
mücadelelerin de bir sonucu olarak gerçekleşebilecektir.
Türkiye her alanda askeri müdahalelerin etkilerinden kurtulmadıkça,
demokratik bir ülkeden söz edilemeyeceği açıktır.
Önemli işçi grevlerinin milli güvenliği tehdit ettiği gerekçesiyle
yasaklandığı bir ülke haline gelmek de, kaynağını bu darbeci gelenekte
bulmaktadır. Bu da, AKP iktidarının darbeci gelenekle uzlaştığı temel
bir noktadır.
Darbecilerin yargılandığı, darbenin etkilerinin tasfiye edildiği bir
ülke haline gelebilmek için emek ve demokrasi güçlerinin, tıpkı 12
Eylülün protesto edildiği mitinglerde olduğu gibi her alanda ortak
mücadeleyi güçlendirmesi ise kaçınılmazdır. Türkiyenin önünün açılması,
halk güçlerinin demokratik birliğini zorunlu kılmaktadır.
İyi haftalar.
***
EVRENSEL
Gön.Hüseyin SÜMBÜL
15 Eylül 2008
|
|
|
|