|
MARAŞ
KATLİAMINI ASLA UNUTMAYACAĞIZ !
1978 YILINDA TÜRKİYE TABLOSU

CHP Hükümeti İşbaşında
Demirel'in
sağın önderliğini yürütme hevesiyle ve anti-komünist bir
propagandayla kurduğu MC hükümetleri döneminde tırmanan
faşist saldırılar ve tekelci sermayenin çıkarları
doğrultusunda izlenen ekonomik politikalar, toplumsal
muhalefetin yükselmesine neden olmuştu. Ülke sorunlarına
çözüm getiremeyen ve arkasındaki sermaye desteğini de
yitiren II. MC hükümeti, 1977 yılı sonunda güvenoyu
alamayarak düştü.
MC Hükümeti'nin yerine 1978 yılı başında güvenoyu alarak
işbaşına geçen Ecevit hükümeti, sol kamuoyunda demokratik
bir programı yaşama geçireceği beklentisine yol açarken MC
hükümetleri döneminde iktidarın nimetlerinden fazlasıyla
istifade eden MHP ise seçimle ya da devlete sızma yoluyla
iktidara gelme umudunu yitirmişti.
Yeni işbaşına gelen hükümetin can güvenliği ve asayişi
sağlama iddiasına, kontr-gerilla odaklı faşist güçler 7 Ocak
1978 tarihinde CHP İzmir Milletvekili Süleyman Genç'in evi
bombalayarak karşılık verdiler.
MHP'nin Yeni Stratejisi: İç Savaş
1978 yılı Türkiye'deki faşist hareketin yeni
bir iktidar stratejisi tanımladığı ve bütünlüklü bir eylem
programı benimsediği bir döneme işaret eder. Bu yeni
strateji, bir iç savaş yoluyla şiddetin tüm toplumsal
kesimleri kapsayacak şekilde tırmandırılması, katliam ve
provakasyon-ların yoğunlaşmasıyla toplumda yılgınlık ve
teslimiyet eğilimlerinin arttırılması ve böylece bir açık
faşizme geçişin zemininin yaratılması şeklinde
özetlenebilir. Faşist hareketin sivil uzantısı durumundaki
MHP ve Ülkü Ocakları bu stratejide vurucu güç rolünü
üstleniyordu. Daha çok saldırgan olan ve daha çok şiddet
hareketleri yapan taraf halka hakim olacaktır şeklinde
ifade edilen Kontrgerilla yöntemleri ile toplumdaki seçkin
ve güçlü kişiler de dahil olmak üzere herkesi yıldıra-rak
tüm toplumu teslim almayı amaçlıyorlardı. İstanbul
Üniversitesi' nden topluca çıkan öğrencilerin üzerine bomba
atılıp, kitlenin silahla taranması sonucu 8 öğrencinin
öldürüldüğü 16 Mart katliamı faşist güçlerin yeni eylem
planının ilk ürünü olarak tarihe geçti.
Türkeş 19 Mart'ta İzmir'de yaptığı konuşmayla
iç savaş stratejisine resmiyet kazandırdı. 15 Nisan'da
Ankara'da yapılacak olan mitingle Büyük Yürüyüşünü
başlattığını ilan ediyordu. Bu yürüyüşle amaçlanan gövde
gösterisinin yanı sıra, solcu hükümetin iktidarsızlığını
sergileye-rek en geniş sağ tabanın desteğini elde etmekti.
Faşist hareketin iç savaş stratejisinin ana
dinamiğini Alevi ve Sünnilerin birlikte yaşadığı,
sanayileşmesi gecikmiş Orta ve Doğu Anadolu'daki iller
oluşturmaktaydı. 1977 seçimlerinde dini motifleri öne
çıkaran MHP özellikle bu illerde oyunu yükseltmişti. Bu
illerde yapılan anti-komünist, anti-Alevi saldırılarda sağ
Sünni kitleleri seferber eden MHP bu kitle desteğini hem
değerlendirmek hem de militanlaştırmak için Alevi-Sünni
gerilimini tırmandıran bir iç savaş politikası izliyordu.
Büyük metropol kentlerde toplumu genel olarak yıldırma ve
sindirme amacıyla daha profesyonel bir kadro tarafından
yapılan suikast ve saldırı şeklinde bir eylem çizgisi
izleyen MHP, Orta ve Doğu Anadolu illerinde AP ve MSP'nin
tabanını MHP güdümüne sokacak kitlesel provokasyonları
örgütlüyordu. Bu politika sonucunda Demirel tabanını koruma
telaşı içinde 1978 Mayıs ve Haziran ayları içinde Bayrak
Mitinglerine soyunacak, ancak bu mitinglerden daha çok MHP
istifade edecekti.
15 Nisan Mitingi ve Provokasyonlar Zinciri
Faşist Saldırılar Bölgesel Gerici
Ayaklanmalara Dönüştü
MHP'nin büyük yürüyüşünden birkaç gün önceye
denk gelecek şekilde Malatya, Pazarcık, Adıyaman ve Adana'ya
bombalı paketler gönderildi. Sünni ve Alevi kesimde
saygınlığı olan kişilere gönderilen bombaların arka arkaya
patlamasıyla Alevi-Sünni geriliminin tırmandığı bir anda
gerçekleşecek büyük iktidar yürüyüşü otoriter, güçlü
iktidar özlemini yansıtacaktı.
CHP Pazarcık İlçe eski Başkanı Memiş Özdal 7 Nisan tarihinde
Ankara'dan CHP Pazarcık Eski Belediye Başkanı Mehmet Özdoğan
adıyla gönderilen paketi şüphelenerek almadı. PTT'de
patlayan paket bir görevlinin ölümüne neden oldu. Yine
Ankara'dan 6 Nisan günü Mustafa Şenyüz imzasıyla postaya
verilen, Adana'da Ahmet Akalın'a gönderilen kolide çıkan
bomba etkisiz hale getirildi. Aynı günlerde Ankara'dan
Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı MSP eğilimli Abdülkadir
Aksu'ya gönderilen paket de alıcısına ulaşmadan İçişleri
Bakanlığı tarafından imha edildi. Malatya Belediye Başkanı
Hamit Fendoğlu ise, yakın arkadaşı Kasım Önadım adıyla 7
Nisan'da gönderilen bombalı paketi 14 Nisan tarihinde
almasına rağmen işlerinin yoğun-luğu nedeniyle 17 Nisan'da
açtı. Patlayan bomba Fendoğlu'yla birlikte iki torunu ve
gelininin de ölümüne sebep olur. Hamido'nun ölümüyle
tırmanan Malatya olaylarının 14 Nisan'da başlamış olması
düşündü-rücüdür. 14 Nisan'da biri solcu ikisi sağcı olmak
üzere 3 öğrencinin öldürülmesi ve cenaze törenleri kentte
tansiyonu yükseltti. Öyle ki 16 Nisan tarihinde İçişleri
Bakanı İrfan Özaydınlı Malatya'ya giderek muhtar ve din
adamlarıyla toplantı yaparak gerilimi yatıştırmaya çalıştı.
Benzer biçimde Maraş'ta da olaylar Nisan
başında tırmandırılmaya başlandı. 3 Nisan günü Yörükselim
Mahallesinde CHP'lilerin gittiği Saray Kahvehanesine iki
otomobilden önce patlayıcı madde atıldı, arkasından otomatik
silahlarla tarandı. Kahvede televizyon izleyen 81 yaşındaki
Sabri Özkan öldü. Pazarcık'a gönderilen bombanın PTT'de
patlaması üzerine 17 Nisan'da Kahramanmaraş'ta 76 yılından
itibaren çeşitli yaralama, öldürme ve bombalama olaylarına
katıldığı saptanan 24 ülkücü militan ETKO (Esir Türkleri
Kurtarma Ordusu) operasyonunda gözaltına alındı. Bu
militanlarca eylemlerde kullanılan bombaların Başbakanlığa
bağlı Ankara'daki Nükleer Araştırma Merkezi'nde yapıldığı
saptandı.
Başka bir katliam girişimi Ankara'da Yükseliş
olarak da bilinen ADMMA öğrencilerine yönelik olarak 12
Nisan 1978 tarihinde gerçekleştirildi. Öğrencilerin
toplandıkları kahvehanenin önüne park edilen bir araca
yerleştirilen bombanın patlaması sonucu 7'si ağır 23 öğrenci
yaralandı.
İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı 19 Nisan 1978
tarihli açıklamasında Ankara Mühendislik, Pazarcık ve
Malatya'daki patlamaların MHP'nin düzenlediği Büyük
Yürüyüşten önce gerçekleşecek şekilde planlandığına dikkat
çekti.
21 Nisan 1978 tarihinde basın açıklaması
düzenleyen Türkeş'in İktidar Kahramanmaraş ve Erzurum'da
milliyetçilere karşı baskılara girişmektedir. Bu iki ilde
olayların çıkacağını söylemek kehanet değildir açıklaması
üzerine Maraş'a askeri birlikler gönderilerek çıkabilecek
muhtemel olaylara karşı tedbir alındı. 26 Nisan 1978
tarihinde Maraş Savcısı gizli örgütün ortaya çıkarılmasından
sonra Kahramanmaraş'ta patlama ve bombalamaların
kesildiğini, örgüt merkezinin Ankara'da olduğunu ve MHP
milletvekili Edip Özbaş'ın da örgütte kuryelik yaptığını
açıkladı.
2 Mayıs 1978 tarihinde Elazığ'da biri müezzin
iki kişinin cami hoparlöründen şehir içme suyunda zehir
var, içmeyin şeklinde yaptığı anonslar ve telefonlarla halk
arasında panik yaratıldı. Gece sokağa dökülen halk güçlükle
yatıştırıldı. Aldığımız önlemlerle ikinci Malatya Olayının
Elazığ'da tekrarlanmasını önledik diye açıklama yapan Vali
Güngör Aydın, zehirlendikleri iddiasıyla hastaneye başvuran
58 kişi hakkında soruşturma açtı. 13 ve 14 Mayıs günlerinde
Elazığ'da sağcı ve solcuların devam ettiği 4 kahve sırayla
tarandı, 2 kişi öldü.
Malatya'dan sonra en ciddi örgütlü saldırı
Sivas'ta yaşandı. 1978 Sonbaharında Sivas ve Elazığ'da
yoğunlaşan faşist saldırılar karşısında hükümet tamamen aciz
kaldı. 10 kişinin ölümüyle ve 100 civarında yaralıyla,
yüzlerce işyeri ve konutun tahrip edilmesiyle sonuçlanan 3-4
Eylül Sivas Olayları Malatya ve Maraş arasında tam bir geçiş
halkası niteliği taşır. Saldırı çok önceden planlanmış,
hedef ev ve işyerlerinin listesi tutulmuş, güvenlik
kuvvetleri ya saldırılara katılmış ya da saldırganları
korumuştur. Ülkü Ocakları Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu olaylar
esnasında Sivas'taydı ve Sivas olaylarını tahrik ettiği için
27 Eylül tarihinde tutuklandı.
Elazığ'da 6-16 Eylül arasında meydana gelen
öldürme olayları giderek kentte tansiyonu yükseltti.
Silahlı odakların seçtiği merkezlerden biri de Elazığ'dır.
Temelde olmayan mezhep ayrılıkları körüklenmektedir. Aşırı
sağ her türlü eylemle anarşinin durmadığını kanıtlamaya
çalışmak-tadır diyen Vali Güngör Aydın asayiş önlemlerini
baltaladığı gerekçe-siyle MHP'li Belediye Başkanı hakkında
soruşturma açılması için İçişleri Bakanlığına başvurdu.
14-15 Eylül'de Elazığ'da Valinin görevden alınma-sı için
esnaf ve tüccarın tamamı MHP'lilerce direnişe zorlandı. 16
Eylül' de Vali Güngör Aydın'ın görevden alınarak Antalya
Valiliğine atanmasını Elazığ'daki DKÖ ve sendikalar tepkiyle
karşıladı, Güngör'ün Belediyenin yolsuzluklarını açığa
çıkarmak üzereyken görevden alınması CHP'ye oy veren
seçmenler arasında düş kırıklığı yarattı.
MHP iş savaş stratejisi gereği görece güçlü
olduğu, ekonomik,sosyal ve kültürel bakımdan yeterince
gelişmemiş bu illeri kendi üssü haline getiriyordu. Bu
olaylar çok sayıda Alevi ve sol görüşlü yurttaşların göç
etmesine neden oluyordu. Özellikle şehir merkezindeki işyeri
ve dükkanların tahrip edilmesi, konutların yakılması bizzat
bu amaca hizmet ediyordu.
HER ŞEY SIKIYÖNETİM İÇİN

1978 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında
Ankara'da bir dizi katliam ve cinayete tanık olundu. Ülkü
Ocaklı militanlar önce Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi
Doç. Bedrettin Cömert'i katlettiler. Arkasından Ağustos
ayında Mamak belediye otobüsünü ve Balgat'ta 4 kahvehaneyi
silahla taradılar Bu saldırılarda 7 kişi öldü, 4' ü ağır 27
kişi yaralandı.
Bu saldırılarda dökülen kanlar henüz
kurumamışken MHP Genel İdare Kurulu 2 Ekim 1978 tarihinde
sıkıyönetim ilan edilmesini, DGM (Devlet Güvenlik
Mahkemeleri) 'nin yeniden kurulmasını ve erken seçime
gidilmesini talep eden kararlarını açıkladı. Doğrudan
tertipçisi oldukları katliamların ardından kendilerine
iktidar yolunu açacak, halkı teslim olmaya zorlayacak
önlemleri hükümete dayatmak bu faşist stratejinin doğal bir
parçasıydı. Bu talepleri kabule yanaşmayan hükümeti daha da
sıkıştırmanın MHP'ye göre bir tek yolu vardı: Cinayet ve
katliamları daha da tırmandırmak.
Öyle de yaptılar. Sıkıyönetim ilan edilmesini
istedikleri kararın mürek-kebi kurumadan MHP Genel
Merkezi'nin bulunduğu Ankara Bahçelievler semtindeki bir eve
girerek 7 TİP (Türkiye İşçi Partisi) üyesi öğrenciyi boğarak
ve kurşunlayarak katlettiler. (Cinayetin planlayıcısı ve
yöneticisi olan Ülkü Ocakları 2nci Başkanı Abdullah Çatlı
devlet tarafından aranmasına rağmen, 1980'li ve 1990'lı
yıllarda yine devlet adına cinayet işlemeye hem de devletin
doğrudan denetiminde devam etmiştir.)
Plan adım adım uygulanmakta, faşist
katliamların üstüne gitme cesareti gösteremeyen Ecevit
Hükümetini her geçen gün yeni katliam ve cinayetlerle iyice
köşeye sıkıştırılmaktadır. Hükümetin teslim alınması için
son ve büyük bir darbe gerekmektedir ve bu darbe
gecikmeyecektir.
19-25 Aralık tarihleri arasında Maraş'ta
başlayan gerici ayaklanmanın faşist katliama dönüşmesiyle
Ecevit Hükümeti 13 İlde sıkıyönetim ilan etmek zorunda
kalacaktır.
Süleyman Demirel ve Alparslan Türkeş
sıkıyönetim ilanını mecliste kucaklaşarak neredeyse sevinç
çığlıkları ile karşılarken Maraş'ta katledi-len
yurttaşlarımızın cesetleri hala morglarda ve soğuk hava
depolarında bekletilmekteydi.
MARAŞ KATLİAMI (19-25 Aralık 1978)
1978 yılının başından itibaren faşist
güçlerin Maraş'ta gerçekleştirdiği şiddet eylemlerinin ve
kontrgerilla örgütlenmesini çağrıştıran ilişkiler ağının
üzerine yeterince gidilememiş olması sonucunda gerici-faşist
ayaklanma Maraş'ta Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamına
dönüşmüştür.
1978 yılı Maraş'ının kendine özgü koşulları
faşist güçlerin iç savaşı derinleştirme politikasının
uygulanmasına oldukça elverişli bir ortamın doğmasını
sağlıyordu. Maraş ve çevresinde yerleşmiş, gelir seviyeleri
önceleri çok düşük olan ve çiftçilik ile geçimlerini
sağlamaya çalışan özellikle Pazarcık ilçesi ve köylerinde
yerleşik olan aleviler, Kartalkaya Barajının yapılmasından
sonra verimli arazilere sahip olmaya, ekonomik olanaklarının
yükselmesi ile geniş ölçüde şehre yerleşmeye, ticaret
hayatında kendilerini göstermeye başladılar. Ekonomik yönden
refaha kavuşmaları, dini inanç ve ibadet yöntemlerindeki
farklılıkların yanı sıra, hemen hemen tüm alevi yurttaşların
sol görüşü benimseyen kişiler olması, özellikle sünni sağ
görüşlü kişilerle aralarında kutuplaşmaların başlamasına yol
açtı. Maraş'ta eskiden beri egemen konumda olan sünni sağcı
kesim, hem ekonomik üstünlüğü kaybeder bir konuma gelmesi
hem de Ecevit Hükümetiyle beraber devlet dairelerine yapılan
atamalarla bürokrasideki gücün elinden gittiğini görmesi
nedeniyle saldırganlaşmaya ve yeniden eski konumunu
yakalamanın yollarını aramaya başlamıştır.
MARAŞ KATLİAMI HAZIRLANIYOR !
İşadamları Toplanıyor
Katliam başlamadan iki hafta önce EDEM Yağ
Fabrikasında bazı işadamlarıyla AP'li ve MHPlilerin,
Belediye Başkanının ve MİSK (Milliyet-çi İşçi Sendikaları
Konfederasyonu) temsilcisinin katıldığı bir toplantının
yapıldığı, hükümete ve Alevilere haddini bildirme, Maraş'ı
TÖB-Der ve POL-Der'den kurtarma kararı alındığı katliamdan
sonra anlaşılmıştır.
Peck Maraş'ta Görülüyor
ABD Büyükelçiliği 1. Katibi Robert Alexander
Peck'in Maraş Katliamı' ndan birkaç gün önce Maraş'a
gittiği, sağ partilerin il yöneticileriyle, bazı iş
adamlarıyla görüştüğü bilinmektedir. O dönemde ABD
Büyükelçiliği' nde 2. Katip olan ve daha önce Endonezya'da
çalışmış olan Gene Christy'nin de Maraşta bir katliamın
planlamasında yer aldığı iddia edilmiştir.
İşyerleri ve Evler İşaretleniyor
Katliamın başlamasından bir hafta önce nüfus
sayımı ve belediyenin numarataj çalışması bahanesiyle
Alevilere ait evlerin tespit edilerek işaretlendiği
gerekçeli kararda belirtilmiştir:
Alevilere ait evler önceden işaretlenmiştir,
bazı yerlerde ise bunun tersi yapılarak Sünnilere ait evler
işaretlenmiştir. 'MHP, ÜGD, Katil Ecevit' ve üç hilal yazılı
olan işyerlerine dokunulmamıştır. (Kahramanmaraş Davası
Gerekçeli Kararı)
Maraş'a Akın Eden Milli Piyangocular
Olaylardan önce gözlemlenen Maraştaki milli
piyangocuların sayısındaki artış otel kayıtları tarafından
da doğrulanmıştır: Adıyaman ilinden gelerek Çelik Palas
Otelinde 19-20 Aralık 1978 günlerinde yatan ve kendini milli
piyangocu olarak tanıtan 26 değişik isimli şahsın Milli
Piyango idaresinden alınan belgelerde sabit ya da seyyar
bayi olmadıkları anlaşılmıştır.
Anti-komünist Propaganda Filmi: Güneş Ne
Zaman Doğacak!
Cüneyt Arkının tehditle oynatıldığı ileri
sürülen ve gösterildiği her yerde olay çıkmasına neden olan
Güneş Ne Zaman Doğacak adlı anti-komünist propaganda
filminin Çiçek Sinemasında oynatılması tesadüf değildi.
Çiçek sinemasının gelecek programında başka filmler olmasına
karşın Maraş ÜGD Şubesine Adana'dan 2 kişinin getirdiği bu
film 16 Aralık günü aniden gösterime sokulmuştur. Her seansı
dolu oynayan filmin sansürden geçmeyen bölümü de
gösterilmiştir.
Provakasyonun ilk adımı, filmin gösterimi
sırasında tahrip gücü olmayan bir ses bombasının sinemada
patlatılmasıyla atıldı. Patlamayla birlikte tetikte bekleyen
Ülkü Ocaklı militanlar Türkoğlu ilçesinden o gece
getirttikleri 20-25 kişilik bir gruba ve sinemadaki
seyircilere, 'Müslüman Türkiye', 'Kanımız Aksa da Zafer
İslamın' gibi sloganlar söyletmeye başladı. Böylece
istenilen şekilde gerilim arttırıldı. Sinemadan çıkan
200-300 kişilik grup, yakındaki CHP İl Merkezi'ni tahrip
etti, PTT binasını taşladı.
KATLİAMA SON ADIM: İKİ ÖĞRETMEN ÖLDÜRÜLÜYOR !
21 Aralık günü sinemaya atılan bombanın yol
açtığı gerginlik hala yok olmamıştı. Endüstri Meslek Lisesi
öğretmenlerinden TÖB-DER'li Hacı Çolak ve Mustafa
Yüzbaşıoğlu bu gergin ortam içinde sokakta vuruldular.
22 Aralık günü yapılan solcu iki öğretmenin
cenaze törenine saldırı düzenlendi. Maraş devlet hastanesi
başhekimi Çetin Diker'in cenazele-rin verilmesini
geciktirmesi Maraş'a dışardan getirtilmiş saldırganların
hazırlanması için gerekli süreyi sağlamıştır. MHP'lilerin ve
Ülkü Ocaklı-ların elebaşılık yaptığı gruplar, 'Komünistlerin
ve Alevilerin cenaze namazı kılınmaz' şeklinde sloganlar
atarak, taş ve sopalarla cenaze törenine katılanlara karşı
saldırıya geçtiler. Bu şekilde önceden hazırlıklı olduğu
anlaşılan silahlı, sopalı, baltalı, gözü dönmüş
saldırganlar, cenaze törenine katılan kalabalığı dağıttılar;
cenazeler ortada kaldı.
Güvenlik kuvvetleri saldırganlara müdahale
etmedi ve sağcı güçler çarşıya doğru yürüyüşe geçtiler.
CHP'li ve Alevi yurttaşlara ait işyerlerini tahrip ettiler
ve iki polis otosunu yaktılar. Saldırılar sırasında 3 kişi
öldü-rüldü ve çok sayıda kişi de yaralandı. Olaylar doruk
noktasına ulaştığı halde, Ankara'daki hükümet seyirci kalmış
ve hiçbir önlem almamıştır.
22 Aralık Cuma günü gerçektirdikleri
saldırıdan tatmin olmayan gerici, faşist gruplar yeni
saldırılar için hemen harekete geçtiler. Belediye
hopörlöründen yapılan Kızıllar şehrimizi bastı, kızıllara
geçit vermemek için herkesi hat boyunda buluşmaya
çağırıyoruz. anonslarıyla cahil sünni kitleler galeyana
getirilmeye başlandı. Başta Bertiz yöresinin köyleri olmak
üzere çevre sünni köylere örgütlü militanlar gönderilerek
Alevilerin Maraş'ta sünni vatandaşları kesmeye başladığı,
camileri bombaldıkları; bu nedenle alevilerin, kızılları
yokedilmesi gerektiği; Alevi, solcu öldüreceklerin cennete
gidecekleri; öldürülecek alevi ve solcuların evlerine,
eşyalarına elkonulacağı gibi yalanlarla binlerce insanın
köylerden Maraş'a gelmesi sağlandı.
23 Aralık Cumartesi ve 24 Aralık Pazar
günleri silahlı, sopalı, baltalı saldırganlar, ayrı gruplar
halinde CHP'lilerin ve Alevilerin evlerine, dükkânlarına
saldırdılar. Polis arabalarını yaktılar, evleri ve
dükkânları ateşe verdiler. Ele geçirdiklerini kadın ve çocuk
demeden öldürdüler. Özellikle Alevilerin yoğun olduğu
Yörükselim, Serintepe, Mağaralı ve Yenimahalle semtlerinde
evleri uzun menzilli silahlar da kullanarak kurşun yağmuruna
tuttular; patlayıcı madde atarak, mazot-benzin dökerek
yaktılar; bununla da kalmayarak, hastane çevresini sardılar,
getirilen yaralılara ve cankurtaran şoförlerine ateş
ettiler. Bu görülmemiş katliam sırasında, resmi makamlara
göre 111 (aslında daha çok) insan öldürüldü; yüzlercesi
yaralandı, sakat kaldı. 210 ev ve 70 işyeri yıkılıp yakıldı.
Binlerce alevi yurttaş şehri terk ederek başka yerlere göç
etmek zorunda bırakıldı.
24 Aralık sabahı sokağa çıkma yasağı ilan
edilmişti; ama bütün katiller hâla sokaktaydı ve asker
kışlasında, polis karakolunda duruyordu; masum yurttaşlar
ise evlerinde ölümü bekliyorlardı. Yakın köylerden ve
ilçelerden getirilen ülkücüler şehre doluştular. Sabahın
erken saatlerinde kentin çeşitli kesimlerinde gruplar oluştu
ve 'Müslüman Türkiye' sloganlarıyla harekete geçtiler.
Çoğunluğunun 18 yaşından küçük kişilerin oluşturduğu
gruplar, av tüfeği ile malzemelerini satan dükkânların
kapılarını kırarak silahlandılar. Ellerinde dinamit ve uzun
menzilli silahlar da bulunan saldırganlar, CHP'li ve Alevi
yurttaşların işyerlerini, gaz-mazot-benzin dökerek ateşe
verdiler. Öğle saatlerinde artık CHP, TİP, TİKP, POL-DER,
TÖB-DER binalarını ve Sağlık Müdürlüğü' nü yıkıp
yakmışlardı.
Canını kurtarabilen bir kısım yurttaş
vilayete sığındı. Bu arada Gazipaşa semtinde askere sığınan
iki yurttaş, saldırganlar tarafından askerlerin elinden geri
alındı; bunlardan biri öldürüldü, diğeri de ağır yaralı
olarak sokakta bırakıldı. Sağlık Ocağı'nda bulunan 2
yaralıyı ise, zorla dışarı çıkararak kurşuna dizdiler.
Devlet hastanesini de kuşattılar ve hastaneye getirilen
yaralılara ateş açtılar. Yaralı taşıyan bir cankurtaran
şoförü kurşunlanarak öldürüldü.
Öğleden sonra; yüzleri maskeli bir grup
evleri yanan yurttaşların sığındığı bir apartmana yaylım
ateş açtı. CHP yöneticisi Ali Doğan'ın çırçır fabrikasını
yaktılar. Şehirdeki durum tam anlamıyla gerici bir isyana
dönüşmüştü. Şehrin çeşitli yerlerinde yangınlar çıkarılıyor,
evler otomatik silahlarla taranıyor, basılıyor; kadın,
çocuk, genç, ihtiyar çok sayıda insan topluca
katlediliyordu. Alevilerin oturduğu Yörükselim, Yenimahalle
ve Karamaraş gibi semtlerin yanı sıra, Sünnilerin çoğunlukta
bulunduğu semtlerde üçer beşer Alevi ailelerin yaşadıkları
evler, katliamın doruğa ulaştığı yerler oldu. Faşistler bu
mahallelere ve evlere uzun menzilli silahlarla saldırdılar;
evleri ateşe verdiler, bebeleri, çocukları satırlarla
doğradılar. Hamile kadınların karınlarını deştiler, yaşlı
kadınların gözlerini oydular, tecavüz ettiler.
MARAŞ DAVASI VE HESAP SORULMAYAN GERÇEK
FAİLLER
1979 yılı sonlarında karara bağlanan Maraş
Davası'nda 22 sanık hakkında idam cezası verildi. Yüzlerce
insanın katledilmesini konu edinen bir davada bu rakamın
komik olması bir yana idam alan hiç bir sanık hakkındaki bu
karar, 12 Eylül Askeri Darbesi'nden sonra bile infaz
edilmedi. İdam cezası onananlar bile 10-15 yıl arası hapis
cezası yatarak tahliye oldular. Ama asıl önemlisi, bu davada
yargılanan ve ceza alanların içinde katliamın gerçek
tertipçilerinin ve elebaşlarının yer almamış olmasıdır. Bir
çok tanık tarafından, gerici güruhu alevi ve solcu
yurttaşların yaşadığı mahalle ve evlere yönlendiren,
katliamı yöneten yüzleri maskeli ve silahlı kişiler olarak
tarif edilen ve katliamın gerçek sorumluluları olduklarına
şüphe olmayan kişilerden yakalanan bile olmamıştır.
Yargılanarak ceza alan kişilerin çoğu bekçi, çöpçü, ev
kadını vb gibi sıradan cahil insanlardır. Bu tür insanların
bu çaplı bir katliamı planlayıp yönlendiremeyecekleri çok
açık olmasına rağmen devlet gerçek sorumluların peşine hiç
bir zaman düşmemiştir. Böylece Maraş Katliamı, yapanların
yanına kar kalan büyük bir faşist tertip olarak tarihe
geçmiştir.
Ülkeye huzur getiren 12 Eylül 1980
Darbesinin Paşaları Maraş Katliamı Sorumluluğunu Solculara
Yıkmaya Çalışıyor
12 Eylül 1980 askeri darbesi faşist güçlerin
yarattığı panik, korku ve yılgınlık ortamında her şeye razı
hale getirilmiş Türkiye toplumuna tam da faşist güçlerin
arzu ettiği gibi deli gömleğini giydirmek üzere devreye
sokuldu. Ülkeye huzur getirme iddiasıyla yönetimi ele alan
paşalar acımasız bir işkence ve sindirme kampanyasına
başlattılar. 12 eylül öncesinin cinayet ve tertipçisi faşist
katillerin üzerine ciddi olarak gidilmezken solcu, demokrat,
devrimci kesimler yok edilmeye çalışıldı. Maraş katliamının
gerçek faillerinin bulunması şöyle dursun katliamın
sorumluluğu solculara ve devrimciler yıkılmaya çalışıldı.
Belgeselin tanıklarından Hamit Kapan'ın ifadesiyle, dönemin
Kahramanmaraş Sıkıyönetim Komutanı Yusuf Haznedaroğlu'nun
bizzat yönettiği işkenceli sorgularda devrimcilere hem iki
devrimci öğretmenin öldürülmesi hem de katliamın
tertipçiliği kabul ettirilmeye çalışıldı. Bu sorgular
sırasında, başta Hamit Kapan olmak üzere Maraş Dev-Savaş
davası sanıkları 200 günü de aşan süreyle ağır işkencelere
tabi tutuldular. Elleri arkadan kelepçeli olarak lağım
çukurunun içine oturtuldular ve günlerce orada o vaziyette
bekletildiler. Falakaya çekildiler, çarmıha gerildiler;
elektrik verildi vücutlarına aylarca... Başta Haznedaroğlu
Paşa olmak üzere tüm işkenceciler, iki öğretmenin
öldürülmesinde kullanılan silahı istiyorlardı. Devrimcilerin
iki devrimcinin öldürülmesiyle bir ilişkileri olamazdı, bu
nedenle silah vermeleri de mümkün değildi. Üstelik
Ankara'dan gelen bir grup sorulama grubu, söz konusu silahın
orduya ait bir silah olduğunu ve Ankara'daki bir operasyonda
ele geçirildiğini açıklamasına rağmen işkenceler son
bulmadı. Bu sorgulamalar sırasında bir çok insan işkenceyle
öldürüldü ve Hamit Kapan, işkencede öldürülen iki kişinin
cesediyle aynı hücrede günlerce beraber kaldı.
Aylar süren bu ölümlü işkenceler sonunda
devrimcilere gözü kapalı olarak imzalatılan ifadelere
dayanılarak, Maraş'lı devrimciler iki öğretmenin öldürülmesi
ve katliam suçlamasıyla Maraş Dev-Savaş davasında
sıkıyönetim mahkemesince yargılanmaya başladılar.
Devrimcilerin aleyhinde hiç bir tanık, belge vb kanıt yoktu.
Hamit Kapan işkencede çekilen ayak parmaklarının
tırnaklarını işkence delili olarak mahkemeye sundu. Ama
mahkeme heyeti için bunların hiç bir önemi yoktu.
Sıkıyönetim mahkemesi Haznedaroğlu paşadan aldığı emri
uyguladı ve başta Hamit Kapan olmak üzere bir çok sanığı
iki öğretmeni öldürmekten ve Maraş Katliamını
gerçekleştirmekten idam cezasına çarptırdılar.
Maraş Dev-Savaş dava dosyası yargıtaydayken
1986 yılında sanıkların sorgulamasını yapan polislerden
Sedat Caner'in itirafları Nokta Dergisi' nde yayınlanmaya
başladı. Caner bu itiraflarında, başta Hamit Kapan olmak
üzere tüm sanıklara aylarca ağır işkence yaptıklarını, Hamit
Kapan'ın 9 gün boyunca poseptik çukurunda tutulduğu için
gözlerinde bile yaralar çıktığını; sanıkların aylarca
uyutulmadan işkenceye tabi tutulduğunu anlatıyordu. Neyse ki
bu defa hakimler gerçeklere kulak tıkamadılar. Bu itirafları
da dikkate alan yargıtay haklarında hiç bir somut kanıt
olmayan sanıkların tahliyesine karar verdi.
MARAŞ KATLİAMININ ANLAMI
Maraş katliamını kimlerin, hangi amaçla
tezgâhladığı ve bu katliamla iç savaşı tüm toplumsal
kesimlere yaymak istediği açıktır. Katliamda CHP'nin iktidar
oluşunun etkisi vardır ancak niyetin CHP iktidarını
yıpratmanın ötesinde olduğu unutulmamalıdır. Maraş katliamı
o süreçteki ne ilk ne de son girişimdir. Maraş katliamı
yaşanana kadar, Anadolu'nun benzer özelliklere sahip
yörelerinde, aynı amaçlı çok sayıda kışkırtma düzenlenmiş,
Malatya, Sivas, Elazığ gibi illerde adeta Maraş'ın bir
provası yapılmıştır.
MHP, Kahramanmaraş olaylarına gelinceye kadar
hükümeti sıkıyönetim ilan etmeye zorlayan bir politika
izlemiş, zaman zaman idarenin orduya devredilmesini açıkça
istemekten kaçınmamıştır. MHP'nin olayların kışkırtılmasında
bu doğrultuda bir amaç güttüğü açıkça görülmüştür.
Kahramanmaraş olaylarından sonra sıkıyönetim ilan edilmesi
Mecliste kabul edildiğinde, Demirel ve Türkeş sevinçle
kucaklaştıklarına göre, aynı amacın, Ecevit'in
başarısızlığını kanıtlayacağı için, AP tarafından da
benimsendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak, bu
olayları kışkırtanların arkasında daha başka belki ilk
bakışta görülemeyen güçlerin de bulunduğunu gösteren pek çok
belirti vardır.
Kahramanmaraş katliamı sıkıyönetimle
sonuçlandı. Sıkıyönetim ise, Türkiye'de bazı çevrelerin
istediği bir askeri darbeye giden sürecin başlangıcını
oluşturuyordu Nitekim bu katliamların oluşturduğu
top-lumsal, psikolojik ortamda askeri darbeyle iktidara el
koymak kaçınılmaz ve meşru bir ödev olmuş, darbeci
genaraller ülkenin geleceğini karartmak üzere 12 Eylül 1980
tarihinde işbaşı yapmışlardır.
Kahramanmaraş katliamının CIA ve
Kontr-Gerilla gibi gizli örgütlerin tezgâhladığı doğrultuda,
önce bir sıkıyönetimi, sonra askeri bir darbeyi
kolaylaştırmak için faşistler tarafından gerçekleştirilmiş
olması, bugün büyük bir şaşkınlık ve suskunlukla
geçiştirilmeye ve unutturulmaya çalışılmaktadır. Ne var ki,
Dünya ve Türkiye kamuoyunun gözleri önünde ve kimin çıkarına
ve kimler tarafından yapıldığı, yapılmış olduğu sırada bile
açığa çıkan; mahkeme tutanaklarında bu konuda sayısız kanıt
bulunan bu katliamı unutmak mümkün müdür? Aynı faşist güçler
tarafın-dan Sivas'ta, Malatya'da sahneye konularak; provası
yapılmış ve tecrübe kazanılmış olan bu katliamda, mahkeme
tutanaklarında gösterildiği şekilde, katliamdan önce
saldırılacak evlerin kendilerini belediye görevlisi olarak
tanıtan MHP'liler tarafından işaretlenmesi, hangi evde ne
kadar silah bulunduğunun araştırılması, katliam için çevre
ilçe ve köylerden adam getirilmesi, sinemaya bomba atılarak
yaratılan provokasyon, olaylar sırasında "Aleviler camiyi
bombaladı" yalanlarının ortaya atılması, katil sürülerinin
sokaklarda ellerinde MHP bayrakları ve dillerinde MHP
sloganları ile dolaşması; işte bütün bunlar, katliamın CIA
ve Kontr-Gerilla kitaplarında yazıldığı biçimiyle ve
CIA'nın, Kontr-Gerilla'nın o günkü Türkiye'de yaratılmasını
istedikleri ortamı yaratmak için MHP'li faşistler tarafından
yapılmış olduğunun kanıtları değil de, başka nedir?
Maraş katliamının tertipçileri yanlızca
sıkıyönetim ilan ettirmekle amaçlarına ulaşmış olmadılar.
Katliamın uzun vadeli ve kalıcı etkileri sonraki yıllarda
çok daha ağır sonuçlarıyla ortaya çıktı. Sivas, Malatya,
Elazığ , Maraş gibi 12 Eylül 1980 öncesinde Alevi
yurttaşların önemli bir nüfusa sahip oldukları, bir anlamda
alevilikle de özdeşleşmiş olan, sol ve demokrat yanları ağır
basan kentler bugün bu özelliğini yitirmişlerdir. Gerek 12
Eylül 80 öncesindeki faşist katliam ve tertipler gerekse de
12 Eylül 1980'nin faşist askeri yönetiminin izlediği, baskı,
işkence ve sindirme politikaları yüzünden alevi ve solcu
yurttaşlarımız bu kentleri terketmek zorunda kalmışlardır.
Bu kentlerin günümüzde gerici, ırkçı, faşist siyasal
partilerin oy deposu olan ve gerici güçlerin egemenliğindeki
kentlere dönüşmelerinin altında 1978 Maraş, 1993 Sivas
Madımak benzeri alevi ve solcu yurttaşlarımızın kıyıma
uğradığı katliamlar da yatmaktadır.
ECEVİT'İN ÇEKMECESİNDEN ÇIKAN BELGELERDEKİ
GERÇEKLER
Gazeteci Can Dündar ve Rıdvan Akar dönemin
Başbakanı Bülent Ecevit'le ilgili bir belgesel yapmak üzere
evinde çekimler yapmaya başladılar. Yıl 2004'tü ve Maraş
katliamının üzerinden 28 yıl geçmişti. Ecevit'in çalışma
odasındaki belgeler incelenirken bir çekmecede MİT (Milli
İstihbarat Teşkilatı) kaynaklı bazı belgelere rastladı
gazeteciler. Ecevit'in bir örneğini almalarına izin verdiği
bu belgelerde, bir MİT mensubu MİT içindeki MHP'lilerin
yürüttüğü kadrolaşma çalışmalarını anlatıyor ve Adana
yöresindeki MHP'li MİT elemanlarının Kahramanmaraş
katliamını tertiplediklerinin altını çiziyordu. Bu
belgelerin 28 yıl bir çekmecede saklanması bile Ecevit'in
başbakan olduğu yıllarda da sonraki dönemlerde de katliamın
gerçek sorumlularının bulunup cezalandırılması için hiç bir
şey yapmadığını ortaya koyuyordu. Ecevit'in belgenin gün
ışığına çıkması için 28 yıl beklemesi ise, Maraş katliamı
karşısında faşist tertipçilerin üzerine gitmek yerine neden
sıkıyönetim ilan ederek onların isteğine boyun eğdiğini de
çok iyi ortaya koyuyordu.
Maraş katliamına ait bu çok önemli bilgilerin
30 yıla yakın bir süre saklanması, ülkemizde devlet içindeki
faşist örgütlenmeye ait gerçeklerin sümen altı edilerek
Maraş benzeri katliam ve cinayetlerin sorumlularının
karanlıkta kalmasının sağlandığını çok iyi anlatıyordu.
Nitekim 1980 öncesinin faşist ve gerici
çeteleri 1980 sonrasında da cinayet ve katliamlarına devam
ederek Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner
Kışlalı başta olmak üzere onlarca bilim insanı ve gazeteciyi
öldürmüşler; 1993 yılında Sivas Madımak otelinde de 37 aydın
ve sanatçıyı diri diri yakarak katletmişlerdir. Eğer daha
fazla aydınımızın, sanatçımızın yokedilmesi istenmiyorsa;
başka Maraşlar, başka Sivaslar olmasın isteniyorsa Maraş
Katliamını unutturmamalı, gerçek sorumlularının yargı önüne
çıkarılması sağlanmalıdır.
**
Kaynak: Açılım Filmcilik Araştırma
Belgeleme Filmcilik Limited Şirketi
***
Gön: Ali Rıza ARSLAN
26.12.2007
|