DUYGU ve DUYGUSAL ZEKA

 

DUYGU

 

Oxford İngilizce sözlüğü duyguyu “ Herhangi bir zihin, his, tutku çalkantısı ya da devinimi; herhangi şiddetli ya da uyarılmış zihinsel bir durum” olarak tanımlamaktadır. Amerikalı psilokolog Dr. Daniel Goleman duyguyu, bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi anlamında kullanmaktadır. Yüzlerce duygudan söz edilebilmektedir. Tüm araştırmacılar aynı kanıda olmasalar da bazı kuramcılar temel duygu kümeleri olduğunu öne sürmektedirler. Bu duygu kümeleri şunlardır:

 

  • Öfke: hiddet, hakaret, içerleme, gazap, tükenme, kızma, sinirlenme, hınç, kin, rahatsızlık, alınganlık, düşmanlık ve belki de en uç noktada, patolojik nefret ve şiddet.
  • Üzüntü: acı, keder, neşesizlik, kasvet, melankoli, kendine acıma, yalnızlık, can sıkıntısı, umutsuzluk ve patolojik olduğunda şiddetli depresyon.
  • Korku: kaygı, kuruntu, sinirlilik, tasa, hayret, şüphe, uyanıklık, vicdan azabı, huzursuzluk, çekinme, ürkme, dehşet; patolojik olduğunda isefobi ve panik.
  • Zevk: mutluluk, coşku, rahatlama, tatmin, haz, sevinç, eğlenme, gurur, tensel zevk, heyecan, hoşnutluk, kendinden geçme, aşırı zindelik, kapris ve en uç noktada mani.
  • Sevgi: kabul görme, dostluk, güven, iyilik, yakın ilgi, sadakat, hayranlık, aşırı tutkunluk, muhabbet.
  • Şaşkınlık: şok, hayret, afallama, merak.
  • İğrenme: hor görme, aşağılama, küçümseme, tiksinme, nefret etme, hoşlanmama, itici bulma.
  • Utanç: suçluluk, mahcubiyet, hayal kırıklığı, pişmanlık, küçük düşme, üzülme, çile ve nedamet.

John Mayer (Goleman, 1996), kişilerin duygularını birbirinden farklı bakış açılarıyla ele alıp, kişilerin duyguları ile farklı biçimlerde başa çıktıklarının gözlemlemiştir. Bunlar;

 

  • Kendini Kaptırmış: Genellikle duygularına kapılıp giden ve bu durumdan kendilerini kurtaramayan, adeta duyguların hükmü altında yasayan kişilerdir.
  • Kabullenmiş: Genelde ne hissettiklerini bilseler de, bu durumlarını kabul etmiş ve değiştirmeyi denemeyen kişilerdir.
  • Özbilinçli: Ruh hallerinin farkında olan, duygusal hayatları hakkında belli bir anlayışa/bilince sahip olan, bu bilinç ile diğer kişilik özelliklerini destekleyebilen kişilerdir.

 

DUYGUSAL ZEKA

 

Sosyal bilimciler, bir insanın IQ’sunu (Bilişsel Zeka – Intelligence Quotion) tam olarak neyin oluşturduğu konusunda tartışmaktadırlar. Bununla birlikte birçok uzman, bellek, sözcük dağarcığı, anlama, sorun çözme, soyut muhakeme, algılama, bilgi işleme ve görsel-motor becerilerini içeren, hem sözel hem de sözel olmayan yetenekleri belirleyen Wechsler Zeka Ölçütleri gibi standartlaştırılmış zeka testleri ile ölçülebileceği konusunda hemfikirlerdir.

Duygusal zeka (Emotion – EQ)’nun anlamı daha karışıktır. 1980’lerin başında İsrailli psikolog Dr. Reuven Bar-On, duygusal zeka kavramını geliştirmeye başlamış; “Bir kişinin çevresel baskılarla ve isteklerle başa çıkmak için başarılı olma yetisinde; duygusal, kişisel ve sosyal yeteneklerinin bir bütünüdür.” Şeklinde tanımlamıştır. (Moller, 1999 )

Peter Salovey ve John Mayer, 1990’da duygusal zekayı şöyle tanımlamışlardır. “Bir kişinin kendisinin ve diğer kişilerin hislerini ve duygularını yansıtabilme, onları ayırt edebilme ve bu bilgiyi düşünde ve eylemlerinde kullanma becerisini içeren, sosyal zekanın bir alt kümesidir”

Daniel Goleman, 1995 yılında yayınlanan yayınında duygusal zekayı “ Kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, ve duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi” olarak tanımlamaktadır. Goleman’a göre; beynin düşünen parçası, beynin duygusal parçasından üremektedir. Beynin düşünen ve duygusal parçaları yaptığımız her şeyde genelde birlikte çalışmakta ve gerek iş yaşamında gerekse özel yaşamda mutlu olmak, kişinin duygusal zeka becerilerine bağlı olmaktadır. Goleman kitabında başarı için önemli görünen 11 duygusal niteliği şöyle betimlemiştir: Empati, Duyguları ifade etme ve anlama, Mizacını kontrol etme, Bağımsızlık, Uyum sağlayabilme, Beğenilme, Kişiler arası sorunları çözme, Sebat, Sevecenlik, Nezaket, Saygı.

 

DUYGUSAL ZEKANIN BOYUTLARI

 

Duygusal zekanın esas olarak duygusal ve sosyal olmak üzere iki yetkinliği (boyutu) vardır. Bu iki yetkinlik arasında bir sıra vardır. Duygusal boyut gelişmeden sosyal boyut gelişemez. Buna ilişkin şöyle bir ata sözü vardır, “Kendinin ne hissettiğinden habersiz olan insan, başkasının da ne hissettiğini bilemez, anlayamaz”.


KİŞİSEL BOYUT (YETKİNLİK)

 

1.  Özbilinç (Kendiyle ilgili farkındalık): Kişinin kendi iç dünyasını tanıması (duygusal farkındalık), güçlü ve gelişmeye açık yönlerinin farkında olması (kendini değerlendirme) ve bu farkındalıklarını düşünce ve davranışlarına rehber olacak şekilde kullanması (özgüven).

Bu tanımdan yola çıkarak özbilinci yüksek kişilerin, genellikle zayıf ve güçlü yönlerini bilen, geliştirmeleri gereken yönlerinin kolayca farkına varan ve bu konudaki yapıcı eleştiri ve geribildirimlere açık bir tutum içerisinde olan kişiler olduğu söylenebilir.

“Kişisel Bütünlük” olarak adlandırılan kavram Duygusal Zekanın temel taşlarından biri olan özbilincin kalesi gibidir. Kişisel bütünlük sahibi olmak kendimizle ilgili olarak algıladığımız özelliklerimizi hayatımızın her noktasında gerçekleştirebilmeyi gerektirir. Örneğin, kişi kendini sorumluluk sahibi olarak algılıyor ancak yeri geldiğinde sorumluluk almaktan kaçıyor veya sorumsuz davranışlarda bulunuyorsa kendi kendi ile olan ilişkisinde bir tutarsızlık var demektir. Kişisel bütünlük temel olarak üç düzeyde gerçekleşir (Cüceloğlu, 1990)

  • Özü sözü doğru olmak: Bu düzeyde kişi iç dünyasının farkında olmaya özen gösterir. Niyetinin yani niçin söylemek veya yapmak istediğinin bilincindedir. Bu nedenle ağzından çıkan sözlerin duygu ve düşünceleri ile çelişmemesine özen gösterir. İç dünyasını yok sayan konuşmalar yapmaz. Farkında olduğu her şeyi hesaba katarak bilinçli bir şekilde davranır.
  • Değerler ve ilkelerle uyum içinde yaşamak: Bu düzeyde kişi iç dünyasında yaşattığı duygu ve düşünceleri gözlemleyerek sevgi, vicdan, hizmet, onura saygı v.b. temel değer ve ilkelerle uyum içinde tutmaya özen gösterir. Diğer bir ifade ile kişisel bütünlüğünün gerektirdiği bir takım düşünce ve davranışları süzgeçten geçirerek iç dünyasına ve algılarına bilinçli bir şekilde müdahale edebilecek bir yetkinlik kazandırarak bilincinde o değeri yaşar hale getirir. Örneğin, kızgınlığını sert sözlerle ortaya koymak kişisel bütünlüğünün gereği olabilir ancak, bunu yaparken karşısındakinin onurunu korumak gibi temel bir değeri de yaşatabilmelidir.  
  • Bir duruş içinde olmak: Bu düzeyde kastedilen gelecekte yaratılmak istenen bir olanağa kendini adamak ve bu olanağı yaşatmak sorumluluğunu üstlenmektir.

Kişisel bütünlük sahibi olmak, kendi değerlerine ve gücüne inanmak, kendini dürüst ve açık bir şekilde ortaya koyabilme yürekliliğini göstermeyi gerektirir. Kişi ile aynı fikirde olmayan insanların olması gayet doğaldır. Ancak durumu kıyasıya bir savaş olarak algılamak ve savaşı kazanmaya çalışmak veya baştan pes ederek diğerlerini haklı kabul etmek verimsiz bir alternatiftir.  

 

2. Özyönetim (Kendini yönetme): Kişinin sahip olduğu dürtü ve isteklerini çevresindekilere zarar vermeden lehte bir durum yaratacak şekilde kontrol etmesi ve yönlendirmesi. Kişinin sorunlar karşısında yeterli düzeyde özkontrol, özgüven ve esneklik gösterebilmesi de özyönetim tanımı içerisinde yer alır. Ancak, duyguları yönetmek duyguları bastırmak ile karıştırılmamalıdır. Aristo şöyle der, “ Herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızmak, işte bu kolay değildir”.

 

  • Kendini kontrol: Kişinin dürtülerini ve içinden gelen olumsuz duyguları kontrol edebilmesidir. Olumsuz duygularla başa çıkabilmek, duygusal olgunluk açısından çok önemli bir ölçüttür.
  • Güvenilirlik: Ahlaklı, dürüst ve tutarlı olmaktır. Yani ‘‘özü sözü bir’’ olmaktır.
  • Esneklik: Kişinin beklenmedik durumlara ve değişikliklere uyum sağlayabilmesidir. Bu özellik stresle başa çıkma becerileri açısından da temeldir.
  • Yeniliklere açık olmak: Kişinin yeni bilgi, yaklaşım ve fikirlerden rahatsızlık duymamasıdır.
  • Kontrol odağı içerde olmak: Kişinin ortaya çıkan sonuçlarla ilgili sorumluluk üstlenmesi, başkalarını suçlamak yerine kendini sorgulamasıdır. Bu özellik, içselleşmiş sorumluluk anlayışının temelini teşkil etmektedir.

     

3. Motivasyon: Kişinin amaçlarına ulaşmak için duygularını yönlendirebilmesi.

  • Başarı yönelimi: Kişinin mükemmellik düzeyine ulaşmayı hedeflemesi ve sürekli gelişim çabası içinde olmasıdır.
  • Bağlılık: Kişinin içinde bulunduğu ekibin ve topluluğun amaçlarından ve hedeflerinden heyecan duymasıdır.
  • Girişimcilik: Kişinin fırsatları fark etmesi ve zorlukları fırsata dönüştürmek için harekete geçmesidir.
  • İyimserlik: Kişinin engeller ve güçlükler karşısında amacını izlemek konusunda kararlı olmasıdır.

 

SOSYAL YETKİNLİKLER


1. Empati:
Kişinin bir diyalog sırasında karşısındaki kişinin duygu, düşüncelerini, ihtiyaçlarını ve kaygılarını anlayabilmesi ve böylece duyarlı bir yaklaşım içinde olmasını sağlayan bir duygusal zeka becerisidir. Empati kişinin farklı olan ya da başka kültürden gelen insanlarla iyi geçinmesini sağlar. Empati kurulabilmesi için gerekli olan üç şart vardır (Kasatura, 2003).

  • Empati kuracak kişin kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.
  • Empatinin kurulmuş sayılması için karşıdaki kişini duygu ve düşüncelerinin doğru olarak anlaşılması gerekir.
  • Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışı karşıdaki kişiye doğru olarak iletememesi durumunda empati kurma süreci tamamlanmış sayılmaz.

Empati tanımını iyi anlamak gerekir. Empati, başarılı bir iletişim aracı olmasına karşın yanlış anlamalara açık bir kavramdır. Bu konuda üç genel yanlış anlama bulunmaktadır.

  • Empati “iyi bir insan” olmak anlamına gelmez. Kişinin sadece iyi insan olma adına düşünce ve duyguların karşıdakine doğru ve açık bir şekilde anlatılamaması durumunda, empati diğer insanların duygularını kendi duygularıymış gibi benimseyip herkesi hoşnut etmeye çalışması anlamına gelir ki bu empati değildir. Bu hareket özgürlüğünün kısıtlanmasıdır.
  • Empati çoğu kez “sempati” ile karıştırılmaktadır. Özünde bu iki kavram birbirinden çok farklıdır. Sempatide, sempati duyulan kişiyi anlamak ve kendini onun yerine koyması gerekmemektedir. Oysa empatide, empati kurulan kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmak gerekmeyip, sadece karşıdakinin duyguları anlaşılmaya çalışılmaktadır.
  • Empatik yaklaşım, karşıdaki kişinin duygu ve düşüncelerini koşulsuz olarak kabul etmek anlamına gelmez. Bu anlamda empati kurmak, karşıdakini anlamak ve saygı duymak sürecidir.

2. Sosyal beceriler: Kişinin başka insanların davranışlarını kendi istediği yönde yönlendirebilmesi. 

  • İletişim: Kişinin, karşısındaki kişiyi anlamak için dinlemesi ve karşısındaki kişiyi ikna etmesi için ileceği mesaj kadar üslubunda önemli olduğunun farkında olmasıdır.
  • Etki yaratma ve etkileme: Kişinin karşısındaki kişi veya grupta istek uyandırıp heyecan yaratmasıdır.
  • Çatışma çözümü: Kişinin anlaşmazlıkları müzakere ederek ve uzlaşarak çözüme yönelmesidir.
  • İşbirliği: Kişinin başka insanlarla ortak amaçlar doğrultusunda işbirliği yapmaktan zevk duymasıdır.
  • Ekip çalışmasına yatkınlık: Kişinin bir grupla birlikte olduğu zaman ortak amaçlar doğrultusunda sinerji yaratacak bir çalışmaya girebilmesidir.
  • Liderlik: Kişinin başka insanları ikna etmesi, ilham vermesi, heyecan yaratması ve harekete geçirmesidir.
  • İlişki kurmak: Kişinin sosyal, aile ve iş çevresinde anlamlı ve doyumlu ilişkiler kurması, gündelik yaşamda insanlarla ilişki kurmak ve geliştirmek konusunda zorluk çekmemesidir.
  • Gücün farkında olmak: Kişinin içinde bulunduğu çevredeki güç sahipleriyle ilişkisini sağlıklı biçimde düzenlemesi, gerektiği durumlarda uyum göstermesi, gerektiği durumda da karşı çıkarak mücadelesini sürdürmesi.

Hayatta besleyen ve tüketen insanlar vardır. Herkesin içinde görülmeyen bir kova vardır. İnsanın içindeki bu kova bazı insanlar tarafından boşaltılırken, bazı insanlar tarafından da doldurulmaktadır. İnsanın içindeki kovanın gerek doldurulmasının gerekse de boşaltılmasının milyonlarca yolu vardır. Neyse ki kovanın doldurulması ve boşaltılması arasındaki ikili ilişkinin anlaşılır bir sınırı vardır. Ya kovası delik olanlar? Bu kişiler başkalarının kovalarına göz dikerek, onları rahatsız ederler. Dahası, gittikçe azalmakta olan kovalarını başkalarının kovalarından çaldıkları ile doldurmaya çalışırlar. Oysa ki, asıl olan başkalarının kovalarını doldurmak, doldurulabilmesine yardımcı olmak, yani onları beslemektir. Zira başkalarının kovalarını doldururken kendi kovamızı da doldurmuş olacağız.  

 ***

Şengül ARSLAN (BÜYÜKGÜL)

Ankara

14.12.2007