![]() |
|
| --------------------------------------------------------------------------------------------------------------- |
|
YAKIŞANI YAPMAK
Aslında hiç istemediğim ve zevk almadığım bir konuda hem de bizim köyün sitesinde böyle bir yazı yazdığım icin baştan üzgün olduğumu belirtip siz değerli köylülerimden ve okuyucularımdan af dileyerek yazıma başlamak istiyorum.
Benim olmadığım bir ortamda benim alehime konuşan bazı şahıslara cevap hakkımı kullanmak isteyişimi mazur görmenizi diliyorum.
Yaklaşık iki buçuk yıldır bu siteye yazı yazıyorum. Yazılırımda gerek köyümüzün insanları, gerekse ülke ve dünya gündemine ilişkin fikirlerimi ortaya koyuyorum. Eğer biri kalkıp, sen şu konuda falan şahsa veya halka, ya da sınıfa karşı saygısızlık yaptın, köylülerin arasında ayrım yaptın veya burada olmayan şahıslar hakında gerek yazılarında gerekse radyo sohpetlerinde haddini aşan tavırlar sergiledin derse ve bunu da kanıtlarsa ben buraya yazı yazmayı bırakacağım gibi bilmeden bir terbiyesizlik yaptığım için sizlerden özür dilemeye de hazırım.
Olurya bilmeyerek düştüğüm bir hatayı bana hatırlatan insana da kırılmak yerine, bana hatamı söylediğinden dolayı kendisine teşekkür ederim.
Üzgünüm cünkü bu şahısların benim olmadığım bir ortamda benim alehimde konuşmalarının nedeni ise, Kepeze bir köy odası yaptırmak isteyişimdir. Gülecek ve inanmıyacaksınız bu söylediğime. Evet, ben de duyduğum zaman güldüm ama maalesef doğrudur.
Sayın Güzel Arslan son yazısında Ağcaşar’da bu yaz olup bitenleri anlatmış. Köyün çıkarı için uğraşırken çetecilikle suçlandığını yazmış.
Bu durum acı olduğu gibi aslında tam bir kara mizah konusudur. Karşı çıkılan mesele şahsi çıkar gerektiren bir iş olsa belki bir nebze anlaşılır, ancak köyün kamusal çıkarına olan ve hiç bir kişisel kaygı taşımadan yapılan bir hizmete karşı çıkılmasına akıl fikir erdiremiyorum şahsen.
İşte benimki de öyle bir şey. Tabi bu ilk değil. Birkaç kez bu gibi şeylere maruz kaldım. Dolayısıyla hiç de şaşırmıyorum, zira Alevilerin ve Kürtlerin sosyo pisikolojisiyle ilgili azımsanmıyacak derecede inceleme okudum ve bizzat bu her iki toplulukla yıllardır pratik olarak birçok ortak iş yaptım ve yapıyorum.
Bu tecrübelerim bana gösterdi ki hayırlı bir iş yapıldığı zaman başka toplumlarda olduğu gibi ona yardımcı olmak yerine engel olmak için bin bir türlü komplo ve entirika çevirmek biz Kürtlerin ve Alevilerin vaz geçilmez alışkanlıklarından biri haline gelmiştir.
Ancak bu alışkanlık bizm Kepez’de kangren halini almıştır. Tıpkı Ş. Şen, K. Sunal, ve İ. Salman üclüsünün Kürt Köylüsünü işleyen filimlerini hatırlatıyor insana bizim köyün halleri.
Fakat bizde Meho ağaya öykünenler, Meho kadar akıllı değiller.
Cünkü Meho kendi ekonomik çıkarlarını gözetliyordu. Bizimkiler ise kendi köylü ve küçük Burjuva kıskançlıklarının kurbanı olduklarından dolayı ne kendilerinin ne de köylünün çıkarlarını hesaplayabılecek yeteneğe ve akla sahipler.
Bu zavallılar dün Kürt Ulusunun haklı mücadelesi için kılını kıpırdatmazken, bugün herkesten çok Kürtçü geçinirler, ama İ. Beşikçi ve A. Öcalan’ın yazılarını kuşa cevirip utanıp sıkılmadan kendileri yazmış gibi altına da imzalarını atarlar.
Kendi küçük köy burjuva hastalığından muzdarıp düşünce yoksunu kişiliklerine bakmadan Sosyalizmin vazgeçilmez kurtuluş ideolojisi olduğunu söyleyen emekçi dostları kendi aklınca küçümsemek için ideolojisiz ve kimliksiz, dolayısıyla kişiliksiz yapılarıyla farklı olduklarını kanıtlamak için Türkiye’ye mal olmuş 20. ve 21. yüzyıla damgasını vurmuş Mahzuni Şerif’e saldıracak kadar pervasızlaşabiliyorlar.
Peki neden yapıyorlar dersiniz bunu? Salt bu değerlere sahip çıkan köylülerini ve akrabalarını kıskandığı için yapıyorlar, derim size.
Konumuza dönelim.
1992 yılında bir dernek kuralım dediğim zaman önceleri bana güldüler. Arkamdan benimle alay ettiler. Bu dernek köyde okuyan çocuklara aylık bir harçlık yollasın, yılda bir de olsa bir araya gelelim ve köyün su, yol alt yapı ihtiyaçlarını tartışarak çözüm bulalım, dediğim zaman önceleri evet diyen bazı akrabalarım ve şimdi karşı çıkan bu şahıs, iş ciddiye dönüşünce hayır biz yokuz dediler ve sonuçta B Hüseyin yeşil amcamın çocuklarıyla benim kardeşlerim yalınız kaldık. Biz de bir süre sonra bıraktık.
99 yılında yeniden dernek kuralım diye kulis yapmaya başladığım zaman, bugün köyde köy odası yapacağımı söylediğim icin alehimde utanmadan konuşan şahıs yanımdaydı, ancak adeta yangından mal kaçırırcasına alel acele bildiri yazıp toplantı yaparak beni kendince devre dışı bırakmaya çalıştı. Daha sonra da biz cağırdık gelmedi diyerek beni kendince toplumun gözünde küçük düşürmeye çalıştı. Böylesine bir entirikayı ancak hastalıklı ruh hali olan biri düşünebilir.
Bir düşünün, projeyi ben ortaya atıyorum, uygulamaya geçirmek icin ben çabalıyorum, toplantı benden gizli yapılıyor. Birinci toplantıda haber verilmiyor ve ardından da çağırdık gelmedi denilerek utanmadan yalan söylüyor.
Tabi yalan ve entirika üzerine geliştirilen birliktelik çok uzun sürmüyor ve doğal olarak değişik entirikalara sahne olarak son buluyor.
Bu çirkin komployu düzenleyen şahıs şimdi de köye bütün masraflarını kendi cebimden ödeyerek yaptırmak istediğim köy odası projemi duyar duymaz benim köyde olmadığım bir gün hemen alel acele toplantı düzenleyerek projeyi kendine mal etmeye calışıyor.
Tabiki yapılmasına karşı değilim. Köyün çıkarına olan bir şeyi kim yaparsa yapsın ben sadece yardımcı olurum. Ancak bu şahsın niyeti köyün cıkarına çalışmak değidir. Eğer öyle olsaydı gidip köyde Pilvenklilerin iki ayrı kolu arasında kabilecilik yapmazdı ya da yüz yıllık köyün yolunu kapatan babasına, “Baba sen haksızlık yapıyorsun.” derdi.
Bunu yapacak babayitliği bu kişiliğini bulamamış kişiden beklemek en hafifinden Naiflik (saflık) olur.
Benim için radyoda, ben yokken, “O önce kendi babasına yardım etsin” diyecek kadar haddini aşan bu kıskançlık girdabından çırpınan zavallıya yakışan da budur. Arkadan kalleşçe hançerlemek tam da böylesi kişiliklerin işidir.
Bu konuda sana konuşmak düşmez, sana hesap verecek değilim, ama beni de biliyorlar seni de, iyisimi otur oturduğun yerde, haddini aşma derim.
Öncelikle şunu derim ben 14 yaşımdan bu yana ev ekonomisine katkıda bulunuyorum. 17 yaşımda evden ayrıldım ve babama yük olmadığım gibi ona yardımcı oldum ve iki kardeşimi de yanıma alarak babamın yükünü hafifletmeye çalıştım. Babama yardım ediyor muyum veya etmiyor muyum bu konu hiç kimseyi ilgilendirmez.
Peki sen? Bir söyle bakalım ömrün boyunca babana bir sigara almış mısın? Annene ya da kardeşlerine bir yemek ısmarlamış mısın? 17 yıldır Almanya’dasın baban, kayınbaban ve halan bundan 5-6 yıl öncesine kadar seni ve çocuklarını beslemedi mi? En son senden kurtulmak için bacın ve enişten sana bakkal dükkanını hibe etmediler mi? Ömrün boyunca bu bakkal dışında hiç çalışıp alın terini yedin mi? Bırak babana ve ailene yardımcı olmayı onların yardımları olmadan bir şey başarabildin mi?
Bütün bunları görmeyeceksin sonra da kalkıp olmadığım bir ortamda beni sözüm ona küçük düşürmeye çalışacaksın. Yazık çok yazık.
Bunu nicin yapıyorsun?
“Efendim Erdoğan demiş ki, ben kendi alın terimle kazandığım paramla kızımın hayratına köyüme bir „Köyodası“ yaptıracağım. Bu evin bütün masraflarını karşılayacağım ve kızımın ismine yaptığımı da yazacağım.
Vay olur mu öyle şey? Nasıl isim koyar? Olacak şey mi? Diyerek karşı cıkan bu mantık hasta bir ruh halinin ürünü değil de nedir? Söyler misiniz?
(Bu yıl Köyde Dedemin ve Ninemin mezarlarını yaptırdık. Şükran ve ben öncülük ettik diye şimdi bana karşı çıkan amca çocukları lütfedip törene katılmadılar. Benim şahsen amcamın cocuklarıyla bir sorunum olmadı şimdiye dek, bu tavırlarının nedenini bir türlü anlamış değilim.)
Arkamdan konuşacağınıza şimdiye kadar siz nerdeydiniz demezler mi? Buyurun siz yapın, ben de yardımcı olayım, yok yapmıyorsanız o zaman sağda solda konuşmayın, derim. Biraz utanma ve arlanma olan biri bu projeye karşı olabir mi, sevgili köylülerim? Ancak aklından zoru olan bir insan bu tür bir işe karşı çıkar.
Bu zavallı, bir gün radyoda kendisini tanımayan Ağcaşarlı gençlere şunu diyor “O köye bir derebeyi lazımdı. Ben gittim derebeyilik yaptım.” Peh peh peh, bre pehlivan, yahu sen nerdeydin şimdiye dek. Meğer köylü derebeyisizlikten bitap düşmüş. Allah senden razı olsun. Rıza gösterip geldin derebeyi oldun. Böyle birine insanın gülesi mi, vah zavallı kafayı sıyırtmış diye üzülesi mi gelsin? Doğrusu şaşıp kalıyor insan.
İnsanda utanma arlanma yoksa biraz akıl olur. Be adam Kepez’de Ağcaşar’da ve çevre köylerde kim duymuş derebeyini ve kim takar yolvanın derebeyini?
Yine atıp tutuyor, ben suyu getirdim diyor. Utanmak ve sıkılmak aklı başında insanda olur. Kişiliğini bulmuş biri utanıp sıkılır. Oysa bu zavallı yalan söylerken utanmayı aklına dahi getirmiyor.
Kepeze suyu K Hüseyin amcam getirdi. Tesadüf eseri deponun temel atma şerefine ben de nail oldum. Peki sen nerdeydin? Derebeği beğ, atma Recep din kardeşiyiz.
Köyde Erdoğan’ın Köy odası yaptırmaması için bir toplantı tertipleyerek aceleyle benim önümü kesmek isteyen bu zavallılar daha sonra kendi aralarında da anlaşamamış olacaklar ki, daha sonra işi üstlenen insanlara ve verdirdikleri ilanlara karşı çıkıyorlar.
Anlaşılıyor ki aslında köy odası yapmak gibi bir kaygıları yok sadece Erdoğan’a engel oluruz ve bu iş unutulur gider, tıpkı dernekte olduğu gibi.
Bu zavallı ruh hali kırk küsür yaşına gelmiş hâla bir şey olmaya calışıyorken, köylünün sorununu nerden anlıyacak? Anlasa babasının kapattığı yolu actırır.
Ama ben gecen yıl ağlaya sızlaya Elbistan Cem evine gidip Ciğerparemi getirirken kendime şu sözü verdim, bu acılı halimle bunca sıkıntı yaşadım, bari başka köylülerim yaşamasın diye ne yapıp edip buraya bir cenaze evi yaptırmalıyım, diye söz verdim ve bunu ailem ve yakın çevremle de konuştum. Bu yıl ise adım atmaya çalıştım ancak görüyorum ki yapmama karşı cıkılıyor. Ne diyeyim allah akıl fikir versin derim.
Dedim ya bu türden şeyler ilk kez başıma gelmiyor. İki yıl önce köydeydim yine su sorunumuzu tartışırken, daha önce de söz konusu edilen kabak tepenin arkasındaki suyu gidip yerinde görelim dedik. Süleymen yazıcı köylü destek olmaz dediyse de ikna ederek yanımıza o zaman aza olan Vural Gökkaya’yı da alıp gittik. Suyu yerinde gördük. Oradan Kır Osman’a kadarki mesafeyi ölçtük. Kazı ve boru masraflarını hesaplayıp bir rakam ortaya çıkarıp köye geldik. Doğan Can muhtarlığı yeni muhtar Emrah’a devrettiği için Ali Yazıcı amcayı ve yeni muhtarı alıp kaymakama gittim. Ancak Afşin’e gidince ne oldu bilmiyorum. Emrah kaymakamla görüşmeye gitmemek için türlü bahaneler uydurmaya başladı. Nihayetinde kaymakamın kapısına kadar gitmişken görüşmeden döndü. Ben ve Ali amca da “Ne de olsa muhtarımızdır, onu aşıp gitmeyelim.” dedik.
Köye dönüp Vural’la birlikte parayı topladım. Süleyman yazıcıya buyurun başlayın dedim, “Başlayamayız, çünkü iznimiz yok, orman dayresinden izin almadan başlarsam makinamı bağlarlar.” dedi. Ben prosedürü bilmediğim için izin almamıştım, iyi o zaman, dedim. Emrahı arayalım ya izin alsın ya da biz gidip alalım. Zira bütün masrafları köylü kendisi karşılıyor, devlet seve seve izin verir, dedim. Fakat izin bir türlü alınmıyor. Bizim gitmemizi de istemiyor muhtarımız.
Neden uzatıyorsun dediğimizde ise, orası kızılcığın yeriymiş, diyor. Oysaki orası bizim köylülerin ortak tarlasıdır. Süleyman sorduğunda, sen makinan para kazansın diye çabalıyorsun, derken beni de oyalayıp duruyor, sonunda da bana “Ya abi sen ne part tutuş olmuşsun, Kepez’de kimse sormuyor, sen ikide bir arıyorsun, yoksa muhtar mı olacaksın ne? diye asıl niyetini ortaya koyuyor.
Köyün dört bir yanına arıcı doluşmuş. Bu arıcıların her birinden üçer yüz lira alarak köyün kanalizasyon sorununu çözeceğimizi aza ve muhtarla birlikta kararlaştırdık. Ancak ben Antalya’ya gidip döndüğümde gördüm ki para yerine birer teneke bal almışlar. Bunu yapanlar yeni muhtar, Vural ve konuyla hiç alakası olmayan ve bugün köy odası yaptırmama karşı çıkan bir diğer kişi olan amcamın oğlu Ergün.
Sonuç itibarıyle, paraları iade edip bir an önce elimi eteğimi bu işlerden çekmemi söyleyen annem, babam ve bazı iyi niyetli köylülerim, bırakmazsan başına bir çorap örerler. Dikkat et her gün jandarmanın köye gelmesi hayra alamet değil. Birileri seni şikayet ediyor, dediler. Gercekten de öyle olduğunu daha sonra değişik vesilelerle anladım.
Sonuçta köyün cıkarları değil de bu zavallıların kişisel egoları onları esir aldığı icin akılları değil egoları onları yönetiyor demek her halde en doğru tespit olur diye düşünüyorum.
Hayatında hayırlı bir işi başaramamış bu hasta kişilikler ancak kaçak dövüşmeyi ve arkadan kalleşçe vurmayı bilirler.
Öyle ki kendi komplekslerinin esiri olan bu zavallılar hayatlarında bir keçiyi gütme yeteneğinden yoksun kalmanın vermiş olduğu kendine güvensizlik duygusunu yenmek için denedikleri her yöntem onları birer zavallı olmaktan çıkaracağına daha da batırıyor.
Bir şey olamayanların, bir şey olmak için denedikleri yöntem kıskançlık ve kompleksin esaretinden geriye kalan hırsızlık ve arkadan kalleşçe vurmaktan başka bir şey değildir.
Tıpkı ilgisiz ve sevgisiz bir çocuğun ilgiyi ve sevgiyi üzerine çekmek için türlü yaramazlıklar yaparak kendisinin varlığını hissettirmeye çalışması gibi bu zavallılar da kırk küsür yaşa gelmelerine rağmen hâla kendini gösterme peşindeler.
Çocuk masumca çabalar ki, ben de varım, beni de kabul edin, der. Ama bunlar bir şey olamamanın acısıyla adeta birer serseri mayın gibi nerede ne zaman patlayacakları belli olmaz. Çünkü kıskançlık iflah olmaz bir hastalıktır. Kişilik yetmezliğinin en bariz yansıması olan bu duygu daha çok köy küçük burjuvasında bulunur ki bizim zavallılara bir tanı konacaksa (bağışlayın ben pisikolog değilim) benim kanımca kendi kendine yetmeme, kendini bulamama, bir şey olamamış ama olmasının önünde kendine engel teşkil ettiğini sandığı insanlara saldırarak, kendini tatmin etmek, kendi ruhi huzursuzluğunu dışa yansıtmayı, türlü kılıflara büründürerek, örneğin siyasal ve toplumsal gerekçeler öne sürüp asıl amacı gizleme çabası tam da bu bastırılmış küçük köy burjuvasısının ruh halinin resmidir.
Sanırım bir pisikologun koyacağı tanı da aşağı yukarı bu minval üzeredir.
Sitenin radyosunda hemen hemen herkesle kavga etmiş birinin ruh hali başka nasıl açıklanabilir?
Bir söz vardır “Akılsız insan insanlarla, uğraşır. Orta akıllı insan, olaylarla uğraşır. Akıllı insan ise sistemlerle uğraşır” diye. Evet tam da bu zavallıyı anlatıyor bu misal.
Bunların kendine hedef seçtiği ve kıskandığı kişi, kurum, veya topluluğun yapacağı işin halkın, ülkenin, sınıfın ya da köylünün çıkarına olup olmaması çokta umurlarında değil. Onlar icin önemli olan kendi egolarıdır. “Ben bir şeyim ey ahali, gördünüz mü bakın şuna karşı çıkıyorum, ne iş yaptığı veya kim için yaptığı önemli değil, ben sizin ağanız olacağım.” Bu tipler kendi sınıfsal ruh hallerinnin gereği son derece ölçüsüz ve utanmaz birer kişilik yapısına sahipler. Kaçak dövüşmek, arkadan dedikodu yapmak, kendisini tanımayanların yanında atıp tutmak vazgecilmez alışkanlıklarıdır. Bunlar insanın yüzüne geldikleri zaman yağlı ballı olur arkasından ise atıp tutarlar.
Bunların bir tek amacı vardır, kendi egosunu tatmin etmek, gerisi çok önemli değildir. Hiç bir ölçüleri yoktur. Ahmed Arif’in deyimiyle “Dostluk da düşmanlık da erkekçe olsun isterim.” der, ama nerde o kişilik? Utanmayı unutan bu hastalıklı ruh halinden hangi erdemi bekleyeceksin?
Bunun için köyde kabilecilikte yaparlar, ailelerini de öne çıkarırlar. Başkasının yaptığı işleri de kendileri yapmış gibi gösterirler, ya da başkasının projesini yangından mal kaçırır gibi alel acele tıpkı bir hırsız gibi kendine mal ederler. Başkasısının yazılarını ve düşüncelerini sağdan soldan didikleyerek kuşa cevirip, utanıp sıkılmadan aşırıp altına kendi imzasını atarak, köylülerine yutturmaya çalışırlar.
Ancak bu emek ve düşünce hırsızı zavallılar sanırlar ki cambazlığımı herkes yuttu. Oysa bilmezler ki sadece kendilerini kandırmaktalar.
Gülünç duruma düşen bu zavallıların insani duygudan yoksun kaldıkları gibi utanıp sıkılma yetisini de yitirmiş olduklarından tamamen zıvanadan çıkıp it diliyle havlayabiliyorlar. Ama kusura bakmayın ben it olmadığım icin it dilide bilmiyorum. Dolyısıyla insanca çabalarıma karşı çıkan bu gibilere söz söylemeyi dahi gereksiz buluyorum.
Sevgili köylülerim beni bağışlayın sizlerin de başınızı ağrıttım. Böyle bir konuyu burada konuşmaktan dolayı utanıyor ve sizlerden özür diliyorum.
Saygılarımla
l
***
Erdoğan Yeşil
14.10.2008
