ARAP ALEVİLİĞİ -1-

Batini İsalam'ın Bir Rengi Nusayriler

Alevilik konusunda seksenli yılların ortasında başlayan doksanlı yıllardan sonra hız kazanan araştırma inceleme calışmaları genellikle Türklük ve Kürtlük üzerinde yogunlaşmıştır. Aleviliğin tarihsel kökeni ya kronolojik bir anlatımla İslam tarihine bağlanmış, ya da zorlama yapılarak tamamen İslam’dan koparılmak istenmiştir. Ne kadar İslam’dır? Ne kadar Zerdüştlük’tür? Veya Şamanizm’dir? Bu ayrı bir konudur. Bizim burada sormak istedigimiz soru şudur:Türkiye'de yapılan araştırmalarda Batinizm ne kadar incelendi? Anadolu Batinizm’i, Endülüs Batinizm’i, Arap Batinizm’i veya genel olarak İslam’da Felsefe dendiği zaman aklımıza ne geliyor? Kimler geliyor? Benim kanımca bu konu yeterince araştırılmış degildir. Araştırmacılarımızın yüzü genel olarak batıya dönük olduğu gibi düşünsel altyapılarını oluşturan değerlerde çoğunlukla verilidir. Yani batının doğru dediği olgulara soru sormadan olduğu gibi kabullenen bir bakış açısına sahipler. Bundan dolayıdır ki doğuyu ve kendi cografyalarını pek dikkate değer bulmazlar. Bu alışkanlık bugün edinilmiş bir alışkanlık değil, kökü taa Jön Türklere dayanır.
Sol Sosyalist ve Kemalist Sol çevrelerde ise doruk noktasına ulaşan bu yanılsama hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etmektedir. Onun içindir ki ülkemizde yaşayan birçok kültürü ya hiç tanımıyoruz ya da yalan yanlış tanıdığımız için birçok kere pot kırmamıza hatta düşmanlıklara ortam hazırlayan bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin Dürziler çocuklugumda köyümüzdeki Rıza amcadan sıkça duyduğumuz bir küfür vardı. Sinirlendi mi "Durzi oğlu durzi" derdi. Ben hep şöyle düşünürdüm, bu Durzi kötü bir şeydir herhal de. Oysa ki Dürzi topluluğu biz Alevilere en yakın topluluklardan biridir. İşte Arap Aleviliği yani Nusayrilikte buna benzer bir inanç grubudur. Arap Aleviliğini duymuşuzdur, ancak bu kesimle ilgili bilgilerimiz daha çok Hz Ali'yi Allah bildiklerinden ibarettir. Daha fazlasını bilmeyiz.

Ben de bu yazımı Nusayriliğe ayırdım. Çünkü Kadim Akdeniz’in bu engin kültürünü yaşayan Arap Alevileriyle Güney kentlerimizde Hatay, Adana, Mersin, Tarsus ve İskenderun gibi yerlerde çoğumuz arkadaşlık, dostluk ve komşuluk yapmışızdır.

Nusayrilik’in Kısa Tarihi


Nusayrilik’in tarih sahnesine cıkışı İslam Peygamberi Hz Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretinden üç yüz yıl sonraya denk düşer. Nusayrilik’in kurucusu olarak kaynaklar İbn Nusayri' den söz ederler. İbn Nusayri'nin fikirleriyle ilgili ilk görüş Nevbati'ye aittir. Nevbati İbn Nusayri'nin Basralı olduğunu belirtir. Diğer bir düşünür olan Ayyasi'nin hocası olan İbn Nusayr, Hicri 245 yılında onuncu Imam Ali Naki'nin Tanrı olduğunu ve kendisinin de onun tarafından gönderilmiş peygamber olduğunu iddia eder. L. Massignon ise İslam ansiklobedisi için yazdığı Nusayriler maddesinde "Ibn Nusayri'nin on birinci İmam Hasan el Aşkari'nin Bab'i olduğu iddaasıyla ortaya çıkmış birisidir der. Hasan el Askari'nin vefat ettmesinden sonra oğlu Muhammed bin Hasan'nın Mehti olduğunu ilan etmiştir" diye belirtir.

Ibn Nusayr tarafından formüle edilen bu görüş kendisinin ölümünden sonra halefleri tarafından geliştirilerek sürdürülmüştür. Nusayrilerin kutsal kitabı, Kitab ül Mecmu'nun Nisbi süresinde.

Kurucu Muhammed İbn Nusayr el- Abdi el- Bekri en Nemiri
1. Halef: Muhammed ibn Cendeb Seyyid ebu Suayb
2. Halef: İbn Muhammed el- Cennan el- Cunbulani
3. Halef: Hüseyin bin Hamdan el- Hasibi
Sıralamasıyla gösterilmektedir.

Nusayriliğin kurucusu İbn Nusayr İnanç kurucusu olması itibarıyle bu inanç grubuna doğal olarak Nusayrilik denmiştir. Fakat bu isim Hamdan el Hasibi tarafında ortaya konulmuştur. Dolayısıyla bu inançta Hamdan el Hasibi tarafından tanıtılmış, sistemli hale getirilerek geliştirilmiştir. Nusayrilerin Kutsal metinleri içinde önemli bir yer tutan Kitab-ül Mecmu'yu beş sure halinde yazan da Hamdan el Hasibidir. 950’de Halep'te yaşama veda etmiştir. Bu inancın kurumsallaşması için gösterdiği çabalar nedeniyle Nusayriler tarafından İbn Nusayr’dan daha çok tanınan bir şahsiyet olmuştur. Halep’te bulunan türbesi bugün de Nusayrilerin önemli Haç yerlerinden biridir. Nusayrilik el Hasibi zamanında Fırat'ın ötesine, Suriye ve komşu bölgelere yayıldığı gibi, Nusayrliğin inanç sistemi özellikle el Hasibi'nin öğrencileri tatafından devam ettirilmiştir. Onun kitapları Nusayriliğin temel kitapları olmuştur. Kitabül Mecmu'da yer alan "51 Tilmiz" duasında adı geğen 51 öğrenci Hasibi'nin ilk öğrencileridir. Bu öğerncilerin en önemlisi Samandağı ilçesine bağlı Cilliya köyünde yaşamış Muhammed bin Ali Cilli'dir. Bu şahsın Öğrencisi yine Antakya yöresinde faaliyet göstermiş olan Esu Said Meymun Taberanidir.
Hasibi Ikamet ettiği Mısır’dan Cenbulaya giderek İbn Nusayrin 2. Halefi Cenbulaniden başkanlığı devralmıştır. Sonraları Hamdani devletinin himayesinde biri Muhammed Ali el Cilli başkanlığında Halepte, diğeri Ali el CISRI Bagdat’ta olmak üzere iki merkez oluşmuştur. Bağdat merkezi Hülagü tarafından yok edilmiştir. Halep merkezi ise Lazkiye’ye kaldırılmış başına da Ebu Said el- Meymun surur bin Kasım et Taberani(358-427) getirilmiştir. Bugün Nusayrilerin iki dini seceresi bulunmaktadır. Bunlar Cilli ve Cisri'dir. Nusayriler Kendi arasında ikiye ayrılırlar. Biri Cilli, diğeri Cisridir.
Basra Körfezinde oraya çıkan bir diğer Batini akım olan Karmetiler 903 yılında Suriye'yi ele geçirince, Nusayrilerin bir kısmı Antakya yöresine göç ederek buralara yerleştiler. 1071 yılından sonra Anadoluda hakim olan Türklerin Selçuklu kolunun denetimine girmiştir Nusayri topluluğu. Ardından 1098 yılında Haçlı seferleri sonucu bölge Frenklerin denetimine girer. Bu durum 1188 yılında yeniden değişir. Nusayriler kısa bir dönemliğine bu sefer de Kürt Selahattini Eyubi'nin denetimine geçer. Ancak kısa süre sonra yeniden Haçlılar eğemen olurlar. Bu zamana kadar göreceli de olsa Nusayriler dinlerini özgür yaşamaktalar. Ancak Mısır’ın hakimi olan Sultan Baybars Haçlıların yerine geçince Nusayriler icin Baskı ve asimilasyon dönemi başlar. Nusayrileri Sunnileştirmek için Sultan Baybars her türlü yolu mübah görür.

Osmanlı padişahı 1517 yılında bölgeyi eğemenliğine alınca, Nusayriler Osmanlıların dağıldığı zamana kadar Osmanlı eğemenliğinde kalırlar. Bu dönem içinde nisbi rahatlıklarına kavuşan Nusayriler Osmanlı'nın son padişahlarından Abdülhamid döneminde yeniden Sunnileştirmeye tabi tutulmuşlar. Tıpkı Baybars’ın yaptığı gibi bölgeye camiler yaptırılmış ve Nusayri din adamları bu camilerde görevlendirilmiş. Halk camilere gitmeye zorlanmışsa da buraya atanan Nusayri din adamları Kendi inançlarını korumuş ve halk arasında din değiştirme olayı gerçekleşmemiştir.
Osamlının yıkılışından sonra Nusayriler kısa bir dönem kendi otonom yapılarına kavuşmuş. 1920’lerde Lazkiye, Antakya ve İskenderun'u kapsayan bölgede Fransızların desteği ile Lazkiye merkezli bir Alevi Devleti kurulmuştur. 6500 km2 yüz ölçümü olan devletin 1933 yılında tespit edilen nüfusu 334.173 olup, 213.066’sını Nusayriler oluşturmaktadır. Sunnilerin sayısı ise 61.817 idi.
Nusayrilerin Dini inançları uzunca bir süre gizli kalmayı başarmıştır. Adanalı Süleyman el Adani 1250 Antakya doğumlu olan bu şahıs, Nusayrilerin dini bilgilerini öğerendikten sonra bir misyonerle ilişki kurmuş ve Beyruta kaçarak orada Nusayriliğin gizli yönlerini deşifre eden bir kitap yayınlamıştır. Beyrutta yayınlanan Kitab el Bakura Nusayriliğin üzerindeki sır perdesini büyük oranda aralamış ve bu inançla ilgili yazılan yapıtlara kaynaklık etmiştir. Kitapta Nusayriler hakkında bazı karalamalar olsa da genel olarak doğru yazıldığı kabul görmektedir. Diğer mezheplere göre erken sayılabilecek bir tarihte ortaya çıkan Nusayrilik'te Şii tandanslı Batini akımlar gibi felsefeyle uğraşan ve bundan dolayı İslam öncesi dinlerin düşünsel geleneğini İslam coğrafyasına taşımada katkı sağlamıştır. Bu dönem, İsmaililerin, on iki İmam Şiiliği'nin ve Karmetilerin dini ve siyasi damgasını taşımaktadır. Nusayrilik'te hem tarihi hem de coğrafi olarak tarih sahnesine bu akımlara yakın bir zamanda ve mekanda çıkar. Basra sörfezi belirttiğimiz bu akımların düşünsel üssü konumundadır. Hamdan el Hasibi ve Cennan el Cunbulani Cunbulalıdırlar. Cunbula Karmetilerin ve Zenci İsyanlarının olduğu yerdir. Nusayrilik diğer Batini akımlara çokça benzemektedir dedik, bunun en belirgin örneği İhvani Sefa yani "Arınmışlık Kardeşleri" olarak ortaya çıkan ve İsmaili seçkinleri olarak bilinen kesimle olan benzerlikleri gösterilebilir. Yine Ehl'i Beyte bağlılık, On İki İmamların kutsal sayılması, ruh göçü, geçmişte yaşamış Aristo, Platon, Sokrates, Pisagor gibi felsefecilere önem verilmesi vb.

Etnik Yapı


Türkiye’de yapılan araştırmalarda genel yaklaşım var olan bütün etnik yapıların Güneş Dil Teorisi’nin ve Türk İslam sentezinin cizdiği dogrultuda zorlama yapılarak Türk göstermek gibi bir komediye yol açtığını hemen hepimiz bilmekteyiz.

Türkiye’de sosyolojinin kurucu üstadı olarak kabul gören Ziya Gökalp hemen hemen bütün yapıtlarında Türkçülüğü öne çıkarmıştır. İlginçtir kendisi Diyarbakırlı bir Kürt’tür. Yine Çarlık Rusyasında Rus Milliyetciliğine karşı çıkan bazı Kafkas kökenli aydınlar gelip Türkiye’de Türkçülügün temelini atmışlardır. Milliyetçilik akımı Avrupa'dan çok sonraları Osmanlı topraklarına girdiği için buradakiler adeta bu gecikmişliğin acısını çıkarmak uğruna çok fazla bilimsellik kaygısı taşımadan "Ben söylüyorsam doğrudur" tavrına bürünmüşler. Bu durum 12 Eylül döneminde ise tamamen zıvanadan cıkmış Amerikan yerlilerini dahi Türk gösterecek kadar komikleşmiştir.

Bu yaklaşım Nusayriler için de geçerli olmuştur. Nusayrilerin etnik kökeniyle ilgili iddaalar aynen diğer topluluklarda olduğu gibi "işte bunlar Türk oğlu Türklerdir, ancak zaman içinde Araplaşmışlar" yönündedir. Bu tezlerini güçlendirmek için baş vurdukları olgu ise Nusayrilerin soyisimlerini kanıt göstermek oluyor. Oysa ki soyisim kanunu daha dün çıktı ve herkes zorunlu olarak nüfüs memurlarının isteğine boyun eğdi ya da o anda aklına geleni soyadı olarak kabul etti.

Şu bir gerçek ki Nusayrilerin Tamamı Arap etnisitesinden oluşuyor. Ne Türklerde ne de Kürtlerde Nusayrilik’e rastlanmamıştır. Yaşadıkları yerlerde bunun kanıtıdır.

 ***


Selam ve saygılarımla
Erdoğan Yeşil
2007